Her Yağmurda Aynı Manzara: Peki, Biz Ne Zaman Ders Alacağız?
Her Yağmurda Aynı Manzara: Peki, Biz Ne Zaman Ders Alacağız?
Ülkemizin farklı bölgelerinde yoğun yağışların ardından yaşanan su baskınları, can ve mal kayıpları, bozulan ulaşım ve altyapı sistemleri… Ne yazık ki bu manzaralarla her yıl yeniden karşılaşıyoruz. Yağmur yağıyor, yollar göle dönüyor, alt geçitler suyla doluyor, trafik kilitleniyor; vatandaşlar mağdur oluyor. Ardından açıklamalar yapılıyor, hasar tespitleri gerçekleştiriliyor, yaralar sarılmaya çalışılıyor. Bir süre sonra her şey unutuluyor. Ta ki bir sonraki yağışa kadar…
Peki, böyle mi devam edeceğiz? Daha da önemlisi, böyle devam etmeli mi?
En küçük yağmurda hayat durmak zorunda mı?
En küçük yağışta trafik birbirine giriyor. Biraz kar yağacağı söylendiğinde okulların tatil edilmesi gündeme geliyor. Elbette insan hayatı her şeyden önemlidir. Riskli koşullarda gerekli tedbirlerin alınması, eğitimin ve ulaşımın geçici olarak durdurulması doğru olabilir. Ancak asıl sormamız gereken soru şu: Her yağışta hayatı durdurmak zorunda kalıyorsak, sorun yalnızca yağmurda veya karda mı, yoksa hazırlıklarımızda mı?
Dünyada aylarca kar altında kalan ülkeler var. Oralarda da kar yağıyor, yağmur yağıyor, fırtına yaşanıyor. Elbette her ülkenin coğrafyası, iklimi ve imkânları farklı. Ancak bu ülkelerin önemli bir bölümü, yaşamın olumsuz hava koşullarında da sürdürülebilmesi için planlama yapıyor, altyapı yatırımlarını buna göre gerçekleştiriyor ve acil durum prosedürlerini önceden belirliyor.
Bizim de amacımız yağmuru durdurmak, karı engellemek değil; yağmur yağdığında da kar yağdığında da hayatın mümkün olduğunca güvenli ve düzenli devam etmesini sağlamak olmalı.
İklim değişiyor, peki biz değişiyor muyuz?
Artık yalnızca geçmiş yılların hava koşullarına bakarak gelecek için plan yapamayacağımız bir dönemdeyiz. İklim değişikliğiyle birlikte aşırı yağışlar, sıcak hava dalgaları, kuraklık ve diğer meteorolojik olaylar daha büyük riskler doğurabiliyor. Geçmişte olağan dışı kabul ettiğimiz bazı olaylarla daha sık karşılaşma ihtimalimiz artıyor.
Meteoroloji uzmanları turuncu alarm veriyor, vatandaşları dikkatli olmaya çağırıyor. Peki, turuncu alarm verildiğinde ne yapmalıyız? Sadece telefonlarımıza uyarı mesajı gelmesini mi bekleyeceğiz? Ya da sosyal medyada yağış haberlerini takip ederek mi tedbir almış olacağız?
Vatandaşın sorusu çok açık: Ben ne yapacağım, belediye ne yapacak, ilgili kamu kurumları hangi önlemleri alacak?
Üstelik yalnızca turuncu alarmda değil; sarı uyarıda, kırmızı uyarıda ve henüz ortada bir tehlike yokken de ne yapılacağının bilinmesi gerekiyor. Meteorolojik uyarı seviyelerinin anlamı, alınması gereken önlemler ve kurumların sorumlulukları toplumun anlayabileceği bir dille anlatılmalı. Her uyarı seviyesine karşılık gelen eylem planları önceden hazırlanmalı ve kamuoyuyla paylaşılmalı.
Çünkü uyarı vermek tek başına yeterli değildir. Uyarının ne anlama geldiğini bilmek, doğru davranışı göstermek ve kurumların zamanında harekete geçmesi gerekir.
Altyapı, geçmişin değil geleceğin koşullarına göre yapılmalı
Asıl meselelerden biri de altyapı yatırımlarıdır.
Elektrik, içme suyu, kanalizasyon, yağmur suyu drenajı ve ulaşım sistemlerimizi hangi yağış miktarlarına göre tasarlıyoruz? Şehirlerimizin altyapısı, kısa sürede düşen yoğun yağışları karşılayabilecek kapasitede mi? Yeni yerleşim alanlarının planlanmasında iklim değişikliğinin etkileri yeterince dikkate alınıyor mu?
Bu sorulara teknik verilerle, açık ve denetlenebilir cevaplar verilmesi gerekiyor.
Örneğin alt geçitleri ele alalım. Yoğun yağışlarda alt geçitlerin suyla dolması, araçların mahsur kalması ve insanların hayati tehlike yaşaması artık üzerinde ciddi biçimde durmamız gereken bir konu. Alt geçitlerin drenaj kapasitesi, su tahliye pompaları, yedek enerji sistemleri, su seviyesini algılayan sensörler, otomatik bariyerler ve gerektiğinde trafiği kapatan sistemler belirli standartlara bağlanmalı. Bu sistemlerin düzenli bakımı yapılmalı ve gerçekçi senaryolarla test edilmeli.
Aynı şekilde elektrik tesisleri, su ve kanalizasyon sistemleri, köprüler, yollar ve toplu taşıma altyapısı da iklim riskleri dikkate alınarak tasarlanmalı. Kritik sistemlerde yedekleme, bakım ve acil müdahale planları bulunmalı.
Burada mesele yalnızca daha büyük borular döşemek veya daha güçlü pompalar kurmak değildir. Yağmur suyunun nereden geleceğini, nerede birikeceğini, hangi güzergâhtan güvenle tahliye edileceğini ve sistemin kapasitesi aşıldığında ne yapılacağını birlikte planlamaktır.
Elbette her altyapı sistemi sınırsız miktarda yağışı karşılayamaz. Ancak riskler önceden hesaplanabilir, tehlikeli bölgeler belirlenebilir ve can kaybını önleyecek tedbirler alınabilir.
Dere yatağına ev yapılmaz demek yetmez
Yakın zamanda bir yetkilinin dere yataklarının belirli mesafelerine ev yapılmaması, fay hatlarının çevresinde yapılaşmaya izin verilmemesi ve benzin istasyonları gibi riskli tesislerin yakınında konut yapılmaması gerektiğini anlattığını duyuyoruz.
Elbette yapılaşma kararlarında dere yatakları, taşkın alanları, faylar ve diğer tehlikeler dikkate alınmalıdır. Ancak burada önemli olan, sadece bir mesafe söylemek değil; bu mesafenin hangi bilimsel ve teknik kriterlere göre belirlendiğini ortaya koymaktır. Her dere, her zemin ve her yerleşim alanı aynı özelliklere sahip değildir.
Bir taraftan insanlara dere yataklarından uzak durmaları gerektiğini anlatırken diğer taraftan taşkın riski taşıyan alanlarda yapılaşmanın nasıl gerçekleştiğini de sorgulamalıyız. İmar planları hazırlanırken risk analizleri yapılıyor mu? Yapı ruhsatları bu analizlere uygun veriliyor mu? Mevcut yapılaşma denetleniyor mu? Riskli alanlarda yaşayan vatandaşlar için ne tür önlemler geliştiriliyor?
İnsanlık uzayı araştırıyor, başka gezegenlere ulaşmayı hedefliyor. Ancak biz bazı şehirlerimizde yoğun yağış sonrasında yollarımızı, evlerimizi ve altyapımızı korumakta zorlanıyoruz.
Elbette uzay araştırmalarıyla şehir altyapısı birbirine alternatif değildir. Fakat bu karşılaştırma bize önemli bir gerçeği hatırlatıyor: Büyük hedefler peşinde koşarken, insanların bugün güvenli yaşayabilmesi için gereken temel sorunları da çözmek zorundayız.
Önceliğimiz, mevcut bilimsel ve teknik kriterlere uygun şehirler kurmak ve bu şehirlerde güvenle yaşamayı öğrenmek olmalı.
Felaket olmadan, felaket sırasında ve sonrasında ne yapacağız?
Afet yönetimi yalnızca afet yaşandıktan sonra yardım ulaştırmak, hasar tespiti yapmak ve yaraları sarmaktan ibaret değildir. Asıl başarı, felaket öncesinde alınan önlemlerle başlar.
Bu nedenle üç aşamalı bir yaklaşımı benimsemeliyiz.
Birincisi: Afet öncesi. Riskli bölgeler belirlenmeli, altyapı kapasitesi ölçülmeli, drenaj sistemleri temizlenmeli, dere yatakları ve su tahliye güzergâhları denetlenmeli. Kurumlar arasında görev paylaşımı yapılmalı, vatandaşlar bilgilendirilmeli ve acil durum tatbikatları düzenlenmeli.
İkincisi: Afet anı. Meteorolojik uyarıların hangi eylemleri başlatacağı önceden belirlenmeli. Trafiğin kapatılması gereken yollar, tahliye edilecek bölgeler, kullanılacak toplanma alanları ve vatandaşlara bilgi aktaracak kanallar hazır olmalı. Belediyeler, valilikler, emniyet, itfaiye, sağlık kuruluşları ve diğer ilgili birimler koordineli hareket etmeli.
Üçüncüsü: Afet sonrası. Önce can güvenliği sağlanmalı, ardından hasar tespiti ve hizmetlerin yeniden devreye alınması gerçekleştirilmeli. Ancak süreç burada bitmemeli. Yaşanan olayın nedenleri araştırılmalı; hangi önlemlerin işe yaradığı, hangilerinin yetersiz kaldığı ve hangi kararların gecikmeye yol açtığı ortaya konulmalı.
Her afetin ardından aynı soruyu sormalıyız: Bu olaydan ne öğrendik ve öğrendiklerimizi hangi somut önlemlere dönüştürdük?
Her olaydan sonra ders çıkarmak zorundayız
Bir kurumun başarısı, yalnızca yaşanan olay sırasında ne kadar hızlı müdahale ettiğiyle ölçülmez. Aynı zamanda benzer bir olayın tekrar yaşanmaması için ne yaptığıyla da ölçülür.
Her su baskınından sonra bir değerlendirme raporu hazırlanmalı. Sorunların kaynağı, altyapının yetersiz kaldığı noktalar, müdahale süresi ve kurumlar arasındaki koordinasyon incelenmeli. Belirlenen eksiklikler için sorumlu kurum, tamamlanma tarihi ve gerekli bütçe açıkça tanımlanmalı. Alınan önlemlerin gerçekten uygulanıp uygulanmadığı kamuoyuyla paylaşılmalı.
Çünkü rapor hazırlamak başka, raporda belirlenen sorunları çözmek başkadır. Bir sonraki yağış geldiğinde aynı noktada aynı sorun yaşanıyorsa, önceki olaydan yeterince ders çıkarılmamış demektir.
Burada yerel yönetimlere de merkezi idareye de önemli görevler düşüyor. Belediyelerin yağmur suyu altyapısı ve imar uygulamalarındaki sorumlulukları kadar; ilgili kamu kurumlarının standart belirleme, denetleme, koordinasyon ve afet yönetimi görevleri de önemlidir. Sorunları tek bir kuruma yüklemek yerine, sorumlulukları açıkça belirleyip sonuçları takip etmek gerekir.
Son söz: Yağmura değil, hazırlıksızlığa yenilmeyelim
Bazen insanın aklına, bir zamanlar söylenen o meşhur sözün benzeri geliyor: “Okullar olmasaydı millî eğitim bakanlığını ne güzel yönetirdim!”
Sorunları ortadan kaldırmak yerine, sorunların sonuçlarını yönetmekle yetinirsek her alanda aynı kısır döngüye mahkûm oluruz. Oysa yönetmek, yalnızca kriz anında karar vermek değil; kriz ortaya çıkmadan önce hazırlık yapmaktır.
Yağmur yağacak, kar yağacak, fırtınalar yaşanacak. Bunlar doğanın bir parçası. Bizim görevimiz doğayla mücadele etmekten önce, doğanın koşullarını doğru anlamak ve yaşam alanlarımızı bu koşullara uygun biçimde düzenlemektir.
Artık her su baskınından sonra yalnızca geçmiş olsun demekle yetinmemeliyiz. Her can kaybının, her zarar gören evin, her kapanan yolun ardından sorumluluklarımızı yeniden gözden geçirmeliyiz.
Asıl soru, bir sonraki yağmurun ne zaman yağacağı değil; o yağmur geldiğinde bizim hazır olup olmayacağımızdır.
Çünkü afetleri her zaman önleyemeyebiliriz. Ama doğru planlama, bilimsel standartlar, etkili denetim ve ortak sorumluluk anlayışıyla afetlerin felakete dönüşmesini önlemek için çok daha fazlasını yapabiliriz.
Artık aynı olayları tekrar tekrar yaşayıp aynı açıklamaları yapma dönemini geride bırakmalıyız. Her olaydan ders çıkarmalı, o dersleri somut aksiyonlara dönüştürmeli ve alınan önlemlerin hesabını verebilmeliyiz.
Unutmayalım: Yağmurun yağması doğaldır. Her yağmurda aynı sorunları yaşamak ise kader değildir.