İKİ AHMET İKİ ODAK
“Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.” diyen Orhan Bey kusura bakmasın otuz iki yılda çok şey değişti memlekette (ve bende). Oysa ne büyük bir hevesle okumuştum Yeni Hayat’ı. Kitaba sızmış diyar diyar dolaşmıştım. Hakkında yazılanları biriktirmiştim günü gününe. Şehir veya okul değiştirirken, ev taşırken kimbilir hangi köşede yittiler. Yerleşik hayat konfor değil bir medeniyet göstergesidir. Sürekli yer değiştirenlerin ne doğru dürüst hafızası oluyor ne tarihi.
Bakmayın Orhan Pamuk’la yazıya giriş yaptığıma, “Ha bir yazı/kitap fazla ha bir yazı/kitap eksik, hayatın akışında ne değişir ki…” duygusunu yenemiyorum bir süredir. (Bu sözün bir de diğer yüzü var: “Ha bir insan/şehir fazla ha bir insan/şehir eksik, hayatın akışında ne değişir ki…”) Bu karamsar ruh hâlinin bundan sonraki hayatımın hâkim rengi olmasından korkarım. Dilimin (ve kalemimin) ucuna kadar gelen kelimeleri kâğıt ve mürekkeple tanıştırmamak beni huzursuz etmiyor dersem bana inanmayın. Ediyor etmesine ama gün yüzüne çıkanların kendilerine layık kulak/göz bulamadıklarını gördükçe şevkim kırılıyor.
Öyle bir zamana düştük ki müşterisi yok inceliklerin. Bu pazarda herkes “tok alıcı”, “tok satıcı”. Her şeye aç olan insan, öğrenmeye ve okumaya “tok”. Dünyanın nimetlerine açılan külfetlerine kapanan toplum doğuruyor bu “tok”ları. Câhillerin, kifâyetsiz muhterislerin cesareti ve kamuoyu nezdindeki itibarı bir de. Her şeyi bilen, dünyaya ve insana kendi penceresinden bakıp öğrenmeye açık olmayanlar güruhu yani. Oysa insanlar aç doğardı dünya denen arayışlar pazarına eskiden. Sadece aç değil, ağlayarak bir de. Annelerinin kucağında, atalarının toprağında sakinleşirdi bebeler. Öyle bir zamana uyandık ki, kelimeler de, sahipleri de bir şey vadetmiyor artık. Çeşmeler kurumuş, ağaçlar çiçek açmıyor. İnsanı ve dünyayı giydirmesi beklenenler daha bir çulsuz bırakıyor. (“Ben atıma bindiğimde, / Ben pazara indiğimde, / Alıyorum dediğimde, / Bütün pazar alınmıştır. // Ben sazımı aldığımda, / Beste-beste olduğumda, / Meydan-meydan çaldığımda, / Bütün sözler söylenmiştir.” Özdemir Asaf)
Son zamanlarda içimi kemiren korkuya geri dönelim.
“Ha … ha” bağlacının arasına sıkışan duygular, bir yere gitmek için ayağa kalkan birinin üç beş adımdan sonra geri dönmesi gibi basit bir vazgeçişi anlatmıyor. Her yarım kalmışlık ve vazgeçiş öksüz kelimeler, imgeler, kurgular bırakıyor peşi sıra.
Gittikçe büyüyor suskunluğumuz.
Suskunluğumuz maviliklere sığmıyor.
Bu gelgitler içinde boş durmadım elbette.
Eski hastalıklarım nüksetti.
Onlardan biri, her yazarın hayatından bir yaşanmışlığı alıp bu tecrübenin aralığından seyretmek ve seyrettirmek olanları, geriye kalanları. Hafızamın kayıt kısmı ne kadar açıksa, sil tuşu o kadar sorunludur kendimi bildim bileli. On yıllardır zihnimde biriktirdiklerimi bir ben bilirim.
Uzun sayılabilecek “giriş” faslından sonra sıra yazının başlığındaki iki Ahmet’te.
Ahmet Hamdi Tanpınar’la (1901-1962) başlayalım.
Tanpınar denen hülya adamının hayatındaki ana kırılmanın kaynağı gençlik yıllarına, ailece Kerkük-Antalya yolculuğunun Musul durağında, annesinin yol üstünde hastalanıp aniden ölmesine kadar iner. Anne, Musul’a gömülür ve yola devam edilir. Annesinin mezarını bir daha göremeyecek olmanın şairin ruhunda açtığı uçurumu bir ömür kapatmaya/onarmaya yetmez. (“Bir günümüz bile sensiz geçmezken / Şimdi mezarına hasretiz anne.” “Annem İçin”) Aslında evcek hastadırlar ve genç Tanpınar kısa fasılalarla tekrarlanan bir hummaya tutulmuştur. Azıcık nefeslenip sokağa her çıkışında, birkaç cenazeyle ve sefaletin her türlüsüyle karşılaşır. Bütün bu yaşananlar o zamana kadarki (hatta sonraki) hayatını özetleyen derinlikte cümleler kurdurur Tanpınar’a. Bu travmatik kırılmaların yoğunlaştığı tarih kendi ifadesiyle “1916 Martı’ndan Birinciteşrinine (Ekim’ine) kadarki” sekiz aylık zaman dilimidir.
“Arap memleketlerinde daha yanık ve çok ezici olan ezan sesleri, salâlar, ölüm düşüncesini âdeta içime hakkediyordu. Her kımıldanışta hastalıkla, açlıkla kemirilmiş insan yüzleri görüyordum.
Bir gün üzümcü küfesinin yanında, çarşının dayanılmaz uğultusu içinde bir adam gözümün önünde bir lâhzada öldü. Onu liyme liyme elbiseleri içinde yavaş yavaş olduğumuz yere gelirken görmüştüm. Yüzü kirli sarıydı. Bir iskelet gibi uzamış dişleri ve hummadan büyümüş gözleri bu sapsarı çehreyi âdeta bir kâbus yapıyordu. Eski bir eğerden kesilmiş bir deri parçasına benzeyen elini küfeye doğru uzattı, dilenecek miydi? Doğrudan doğruya bir salkım üzüm mü alacaktı? Sonra birdenbire, sanki üzümcünün, sinek ve arıları kovalamak için salladığı yelpazenin darbesiyle olduğu yere devrildi. Herkes başına üşüştü. Ben olduğum yerde, bu zayıf çehrede kendi başına yaşamakta devam eden açık gözlere bakıyordum. Öyle sanıyorum ki, sonuna kadar bu gözlere bakabilirdim. Bereket versin, bir bedevî yavaşça eğildi, bu açık gözleri kapadı.”1 (s. 342) Bu tasvir ve tasavvurların merkez ifadesini yine şairin bir başka cümlesine sığdırmak mümkün: “Ölüm, Arap memleketlerinde çok haşin oluyor, insanda hiçbir mukavemet hissi bırakmıyor.” (s. 343) Uzun yıllar idrak etmekte zorlandığım bu ibareleri korona salgınının hüküm sürdüğü günlerde anlayabildim. Tanpınar düşünceleri içimde daha bir vüzuha kavuştu peşi sıra. “Arap memleketlerinde daha yanık ve çok ezici olan ezan sesleri, salâlar, ölüm düşüncesini âdeta içime hakkediyordu.” cümlesi ile “Ölüm, Arap memleketlerinde çok haşin oluyor, insanda hiçbir mukavemet hissi bırakmıyor.” cümlesini birlikte okuduğunuzda içinizde oluşacak etkiyi düşünün ve benim bir türlü yakamdan düşmeyen bu fikrisabitimi anlamaya çalışın. Peş peşe okunup biteviye ölümü duyuran ezanlar, salâlar salgın hastalıkların ve fakirliğin kuşattığı insanların serencamını soğukta şaklayan bir kamçı gibi vuruverir yüzünüze. Bu ifadeler, hayat sürülen coğrafyanın yanı sıra bir tarihsel süreci de anlatıp özetler tüm gerçekliğiyle. (Burada anahtar kelime “hakketmek” olsa gerek. Gerçek anlamda taş, maden veya tahta üzerine kesici bir aletle yazı yazmak, şekil oymak anlamına gelen bu sözcük, mecazî anlamda yaşanan olumsuzlukların şairin iç dünyasında bir daha silinmemek üzere yer tutması olarak düşünülebilir.)
Sıra Ahmet Mithat Efendi’de (1844-1912).
Efendi Baba’nın hayatında beni bu yazarla yüz yüze getiren en yakıcı yaşanmışlıklar çocukluğuna ait olanlardır. Bunlardan birini, oğlunun anlattıklarını takip ederek cümle cümle anlamaya çalışalım.2 “Ben on beş, on altı yaşındayım. Birgün, babamla birlikte Mısır Çarşısı’na gitmiştik. Ahmet Mithat, viran bir aktar dükkânının önünde durdu. Ben uzayan bu tevakkufa hiçbir mana verememiştim. Babam, garip bir dikkat ve ısrarla önünde durduğumuz dükkâna bakıyordu. Ben de bakışlarımı o viran dükkânla babamın yüzü arasında dolaştırıyor, orada sokağın orta yerinde duruşumuzun sebebini kestirmeye çalışıyordum. Hele babamın ufak, siyah gözlerinin ıslandığını görünce duyduğum masum meraka, tuhaf bir de hayret karışmıştı. Ahmet Mithat: ‘Ben” dedi, ‘çocukluğumda şu gördüğün dükkânın uşağıydım.’
Daima vakur bir heybet içinde görmeye alıştığım babamın bu sözleri, benim hayretimi büsbütün artırmıştı. Ahmet Mithat ve uşak… Küçük havsalam, bu iki kelimeyi bir türlü bir arada yaraştıramıyordu. Babamın çocukluğunu, o gün, o tevakkuftan biraz sonra girip oturduğumuz bir kahvede kendi ağzından dinledim: ‘Biliyorsun’ demişti, ‘senin deden, ninen, Kafkas muhacirlerindendir. Onların İstanbul’a gelişinden bir müddet sonra, ben, Lüleciler Sokağı’nda, küçük, ahşap bir evin basık tavanlı odasında doğmuşum. Dört beş yaşımdaki hatıralarımı hayal meyal, ondan sonrakileri ise vüzuhla hatırlıyorum. Mahallede adım, ‘Küçük Ahmet’ti ve diyebilirim ki düşüp kalktığım çocukların en haşarısı, en haylazı bendim. Annem bekâr çamaşırları diker, babam da bu çamaşırları, pazar yerlerinde, cami avlularında satardı. Bütün gelirimiz bundan ibaretti. Bunun içindir ki bana, senede ancak bir çift yemeni (kısa kenarlı hafif pabuç) alınabiliyordu. Bu yemeniyi de ancak cumadan cumaya giymeme izin veriliyordu. Bu yüzden ben, haftanın altı günü yalın ayak dolaşıyordum.” (s. 24-26) Anlatılanları “Hele karda kışta bu seyahati, çıplak ayakla, açık başla ve incecik bir esvapla titreye titreye yapmak yok mu?” ibaresiyle taçlandıralım. (s. 27)
Şimdi sıra “… bana, senede ancak bir çift yemeni alınabiliyordu. Bu yemeniyi de ancak cumadan cumaya giymeme izin veriliyordu. Bu yüzden ben, haftanın altı günü yalın ayak dolaşıyordum.” cümlesi ile “Hele karda kışta bu seyahati, çıplak ayakla, açık başla ve incecik bir esvapla titreye titreye yapmak yok mu?” cümlesini birlikte okumakta. Dört beş yaşlarında bir çocuğun haftanın bir günü hariç diğer günlerini yaz-kış çıplak ayakla geçirmesini, böyle bir mahrumiyeti yaşamayanların anlaması da, kavraması da kolay değil. Hele hele sıcak evlerinde bile terliksiz dolaşmayan insanlar çağında hiç değil. (“Kış, tabanlarımdan kalbime yürüdüğü zaman aklıma ‘fakirliğin felsefesi’ diye bir kitapyazmak gelir.” Mehmet Kaplan)3
Böylesine bir yoksunluk ortamında yazdıklarıyla, yaptıklarıyla hayatındaki hemen her şeyi tırnaklarıyla kazıyarak var eden bir insan düşünün. Ekmeğini edebiyattan kazanan bir yazar, bir gazeteci/yayıncı, bir romancı/hikâyeci, bir çevirmen/eleştirmen, bir matbaacı, bir editör, bir esnaf, bir devlet adamı, bir öğretmen, bir aile reisi düşünün. Modern Türk nesrinin paltosunun altından çıktığı edip düşünün bir de.
Günün (ve zamanın) her ânında ölüm düşüncesini iliklerine kadar hisseden bir gençle, hayatının ilk yıllarını çıplak ayakla geçiren bir çocuğun hikâyesini zihnimden hiç çıkaramadım. Edebiyata yolum düştü düşeli içimde bu iki ateşle yaşıyorum. (Başkaları da var elbette, Namık Kemal, Yahya Kemal, Ahmet Hâşim, Ziya Osman, Necatigil gibi…) Yaşadıklarının bu iki Ahmet’e etkisini bugünden bir bakışla anlamak da, anlatmak da kolay değil, onu da biliyorum. Çocukluklarını veya gençliklerini “ölüm fikrisabiti” yahut “mahrumiyet” olgusundan biriyle yüzleşerek geçirenler bu iki Ahmet’i biraz olsun anlayabilirler, bunun da farkındayım. (“Üç derdim var birbirinden seçilmez / Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm.” Karacaoğlan) Bu iç yakıcı bahislerin edebiyatını (hatta romantizmini) yapacak değilim ama biyografi türünü sevmemin, edebiyatçılar içinde Tanzimat ve erken Cumhuriyet nesline ayrı bir ilgi duymamın arkasında bu insanlarla benzer tecrübeleri yaşamış olmamın etkisi var gibi geliyor bana. Hem de en unutulmayan ve iyileşmeyen yerden; çocukluk yaşanmışlıklarından.
Yarım yamalak ve karmaşık böyle bir yazı neyi değiştirebilir ki?
Mademki yazıldı o hâlde bir soruyla bitirelim bu kelimeler panayırını: Ey hayat, bana söylemeyi unuttuğun bir şey yok mu?
1 Ahmet Hamdi Tanpınar, “Ahmet Hamdi Tanpınar Anlatıyor”, Yaşadığım Gibi, Haz. Birol Emil, Dergâh Yayınları, İstanbul 2022, s. 342-343.
2 Kâmil Yazgıç, “Babam Ahmed Midhat”, Babam Ahmed Midhat Efendi, Haz. İsmail Alper Kumsar, Kırmızı Kedi Yayınları, İstanbul 2020, s. 24-27.
3 Mehmet Kaplan, “Ali Ölmezoğlu’na Yazdığı 6.10.942 Tarihli Mektup”, Ali’ye Mektuplar, Hazırlayanlar: Zeynep Kerman-İnci Enginün, Dergâh Yayınları, İstanbul 1992, s. 117-118.