Hasan Özdemir

Dil Ne Zaman Bayram Eder ?

Hasan ÖZDEMİR

Yazarın şu ana kadar yazılmış 138 makalesi bulunuyor.

DİL NE ZAMAN BAYRAM EDER?

Muharrem Dayanç

Birkaç gün önce Ali’nin memleketi Keşan’a yolumuz düştü.

Hemşehrim Haldun Taner’in kulaklarını çınlattık.

Kabuğuna sığmayan, çalışkan insanların yaşadığı bu Trakya kasabasını çok sevdik.

Bu beldenin uzun süre yel değirmenlerine ev sahipliği yaptığını öğrendik.

Fahri (Tuna) abinin daveti üzerine kendisi de Keşanlı olan Safiye Erol adına açılan “Yazarlık Mektebi”ne konuk olduk. Söz bize verilince ilk turda herkes kendisini tanıttı, bahse giriş yaptı.

Son sıra benimdi. Konu bir anda Türkçenin büyüklüğüne geldi, orada kaldı.

Dostlarımın kanaati Türkçenin dünyanın en büyük en zengin dili olduğu yönündeydi. Bir Türkçe âşığı olarak bu düşünceye katılmamam mümkün değildi. (Diller arasında hiyerarşiyi kabul etmesem de konu Türkçe olunca taraftım.) Ama hiçbir dili, edebiyatı, kültürü incitmeyen, hor görmeyen taraftım aynı zamanda.

Konu dil ve dillerin büyüklüğü olunca takıntılarım devreye girdi.

Bilimsel çalışmalarda her iddianızı neden-sonuç ilişkisiyle detaylandırmak, ortaya attığınız tezleri, görüşleri delilleriyle ispat etmek zorundaydınız. Beni hiç yalnız bırakmayan temel soruyu sivriltiverdim içimden: “Neye göre, kime göre, bunun ölçüsü ne?”

Sonrasında bir başka soru kapımı çaldı:

“Bir dili büyük dil yapan nedir?” Say sayabildiğin kadar:

Geçmişidir, kelime sayısıdır, sentaksıdır, tanınırlığıdır, dünyada konuşulma oranıdır, başka dillere etkisidir, hayatı ve insanları kavrama/anlatma yetisidir, o dille ve o dil üzerinde yapılan bilimsel çalışmalardır, bilim ve sanat dili olmasıdır…

Sadece saymak bile bayağı bir zaman aldı.

Söz bana geldiğinde “Bütün dilleri göz önünde bulundurarak bir soru sormak istiyorum.” dedim, ekledim: “Dediklerinizin, saydıklarınızın hiçbirine itirazım yok. Fakat, bir dili geçmişte ve bugünde büyük yapan temel ölçü nedir? Ölçüsüz konuşmak, hüküm vermek bizi yanıltabilir”

Konu geriye sarmaya başladı, gerekçeler yeniden sayılmaya.

Tartışmanın daha da uzamaması için dostları bekletmeden görüşümü dillendirdim: “Bir dili büyük yapan tek ve en önemli ölçü yetiştirdiği sanatçılardır.”

Devam ettim:

“Geçmişte ve bugün yetiştirdiği sanatçılar. Romancılar, öykücüler, şairler, denemeciler, eleştirmenler… Bunların sayısı ne kadarsa, bunlar ne kadar okunuyor, biliniyor, içselleştiriliyorsa, yine bu sanatçıların yazdıkları kaç farklı dile çevriliyorsa, bu çevirilerden hareketle dünyada ne kadar insan bu dile, bu kültüre, bu edebiyata ilgi duyuyorsa o dil o kadar büyüktür.”

Yerelden evrensele doğru bir yol takip etmiştim. Çünkü biri olmayınca diğeri de olmuyordu, dolayısıyla büyüklük de.

Hepimiz bir süre sustuk. (Sükût ikrardan gelir, der büyükler.)

Şükür ki, fazla itiraz eden çıkmamıştı.

Mesele anlaşılmış, vuzuha kavuşmuştu.

Dili yaşatanlar da geleceğe taşıyanlar da sanatçılardı elbette. Akademilerin dayatmaları, çok bilmişlikleri; devletin çıkardığı kanunlar, koyduğu yasaklar değildi. Bir dil hem içte hem dışta okunan yazarlar yetiştiremiyorsa, o dil kendi içine çekilen, kurumaya başlayan ırmaklar gibi zamanla hem gücünü hem güzelliğini hem tazeliğini kaybederdi. Bu çokça örneği görülen evrensel bir gerçeklikti.

Yazıya niçin böyle bir giriş yaptım Türk Dil Kurumu’nun resmî sayfasından alıntılayarak izah edeyim:

“Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün katılımıyla 1932 yılında düzenlenen I. Türk Dili Kurultayı’nın açılış günü olan 26 Eylül’ü her yıl ‘Dil Bayramı’ olarak kutluyoruz. Dilimizin, yani millî kimliğimizin bayramı olan bu günde Türkçemize emek verenlerden başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere herkesi saygı ve minnetle anıyoruz.

Dil Bayramı kutlu olsun.”

(Bu kurultayın toplanmasının hemen öncesinde yine Atatürk tarafından “Türk Dili Tetkik Cemiyeti” adıyla “Türk Dil Kurumu”nun ilk hâli oluşturuldu (12 Temmuz 1932). Bu kurumun kurucuları Sâmih Rifât, Ruşen Eşref, Celal Sahir, Yakup Kadri olup ilk başkan Sâmih Rifat’tı.)

Yani birkaç gün sonra dil bayramını kutlayacağız.

O hâlde hemen söyleyeyim, imparatorluktan Cumhuriyet’e geçişi Osmanlı Türkçesinden halkın konuştuğu, anladığı dile Türkçeye geçmek olarak özetlemek mümkün. Özellikle Tanzimat’tan sonra yapılan yeniliklerin, reformların hemen hepsinin merkezinde, özünde bir şekilde dil bahsi vardır. Bazen terim, bazen kavram, bazen sadeleşme, bazen başka dillerden giren kelimeler, bazen çeviriler, iktibaslar alt başlığında da olsa. Edebiyatçıların doğal olarak ilgi alanlarının başında dil (tartışmaları) gelir. Hatta birçok kurumun da. Kökü çok eskilere giden bu dil tartışmalarının etkilerini bugün de hissetmek mümkün. Yani dil yarası hâlâ kabuk bağlamadı bu topraklarda. Daha açık konuşayım, biz Türkçe konusunda hemen her asırda sınıfta kalan bir milletiz.

Dil, dolayısıyla Türkçe, hayatı her yönüyle kuşatan, etkileyen, belirleyen temel unsurlardan. Dilde en önemli yapı taşları kelimeler olsa gerek. Dilin tek başına anlamlı, birbirlerine eklemlendiklerinde düşüncelere, hayallere, olgulara kapı aralayan, yani cümleleri oluşturan ana birimleri de kelimeler. Şiir kelimelerle yazılır, öykü de. Düşüncenin ve hayalin her basamağı kelimelerle çıkılır. Gizemli dünyalara kelimelerle inilir, girilir. Rüya da hülya da kelimelerle görülür. O halde hemen burada kelimelerle ilgili bir metafor oluşturmanın tam zamanı.

Her kelimeyi bir “uzay aracı” gibi düşünebilirsiniz.

Kelime denen varlığın içine girebilir, onu anlayabilir, kavrayabilir, kanatlandırabilir, onun ruhuna dokunabilirseniz, onunla başka dünyalara, başka alemlere yolculuk yapabilirsiniz.

Çünkü hem geçmişe hem geleceğe yolculuk yapabileceğimiz tek araç dildir. Dil, zamanı ve mekânı bir bütün olarak kuşatmakla birlikte onların hem içinde hem üstünde yer alabilen tek olgudur. İnsana da Tanrı’ya da bizi götüren tek köprüdür o.

Bütün mesele dille başka dünyalara, rüyalara yolculuk yapmak. Bunun için ateşleyici bir güce ihtiyaç var hem içten hem dıştan.

Bu ateşleyici güç bazen gerçeklere tutunmaktır, bazen hayal kurmaktır, bazen çok sevdiğiniz birine kırılmaktır, bazen beklenmedik bir güzelliğe muhatap olmaktır, şaşırmaktır…

Daha genel bir ifadeyle hayatın alışılmış akışının dışına sizi taşıyacak ruhsal/bedensel gerilim yaşamaktır.

Attan düşmek, vapuru kaçırmak, trene yetişememektir. Bir otobüs terminalinde kırk yıl sonra ona rastlamaktır.

Sizi bazen sarsacak, bazen uyaracak, bazen hayretlere düşürecek, bazen kendinize getirecek, bazen şaşırtacak bir durumla, olguyla yüz yüze gelmektir.

Edebiyat, dolayısıyla şiir bizi alıştığımız konfor alanının dışına davet eder, başka dünyalara çağırır.

Öyle bir evrene taşır ki orada kelimelerle yeni bir dünya kurmak zorunda bırakır. Üçüncü göz olur bize, kulak olur, ayak olur, el olur. Onunla görülmeyeni görür, duyulmayanı duyar, gidilmeyene gider, dokunulmayana dokunuruz.

Şairin “Bütün mümkünlerin kıyısındayım.” dediği yerdir orası. Bir bayram sabahı küçük bir çocuğu lunaparka götürmeye benzer bu. (Her uzvu dikkat kesilir oraya giden çocuğun.) Kelimeleri yeniden giydirmek, içlerini sevinçle doldurmak, onları en mutlu olacakları hayal ve anlam dünyalarına uçurmak demektir bu.

Kelimeler de bayram yapar, dil de. Şairler onların elini tuttukça, başını okşadıkça, onları yeni hayallerle, imgelerle tanıştırdıkça… Şairlerin olmadığı evlerde, memleketlerde kelimeler de dil de öksüzdür, yetimdir. O hâlde her şiir dil denen ağaca sunulmuş besleyici toprak, hayat pınarı, güneş sıcaklığı, imbat elidir. Ve şairler dil bahçesinin bahçıvanları.

Ülkü Tamer’in dediği gibi,

“Uçakları ne edeyim

Gökkuşağı gönder bana.”

Bırakın bilim, uçaklara kanat taksın, bir noktadan başka bir noktaya insanları uçursun. Başımızın üstünde yeri var bütün pilotların, ama şair gökkuşağı çizer sonsuzluğuna maviliklerin. İçinde zamanın, mekânın, dünyanın, insanın tüm yüklerinden arındığı.

Hele bir de sonbaharsa, hele bir de eylülse…

Değmeyin keyfine şairlerin.

Sonbahar göz, dolayısıyla renk mevsimidir. Şiirle resmin doğayla imgenin (hayalin) el ele vererek toprak ve gök üzerine canlı şiirler yazdığı.

Mevsimin kalemleri renk ve ışık, tuvali toprak ve göktür. Bunlardan biri gölge gölge, ton ton taslağı çizer, diğeri bu taslağı dize dize şiire geçirir. Bu birlikteliğin en güzel örneklerine Bosna’da, Gerede-Bartın yolunda, Eskişehir’de Sazova Parkı’nda, Geyve Boğazı’nda… çok tanık oldum.

Büyülendim.

Şiirlendim.

Hoş geldin sonbahar, hoş geldin şiir, hoş geldin hüzün.

(Şiirin ana fonudur hüzün.)

Âdem dedemizin bize emanetidir.

Yalnız hüznü yardır kalbi olanın.

Dünyaya düşüşün insanda bıraktığı izdir şiir.

Dünyaya katlanışın insanda açtığı uçurumdur.

“Düşen bir yaprak görürsen,

Beni hatırla demiştin,

Biliyorsun seni ben,

Sonbaharda sevmiştim.”

Ne güzel anlatmış şair insanla sonbahar arasındaki geçişkenliği. İnsanın mevsim mevsim toprağa meyletmesini, hatta düşmesini.

“Yapraktan saçını yerlere yaymış,

Sonbahar ağlıyor ayaklarında.”

Dilin bayram yeri şiirlerdir, şiirin anayurdu sonbahar.

İnsanı şiirsiz, dili bayramsız bırakmayın şairler.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ