BİR RADYO OYUNUNA MİLLİ MÜCADELE’DE GEYVE BOĞAZI’NI SIĞDIRMAK
BİR RADYO OYUNUNA
MİLLÎ MÜCADELE’DE GEYVE BOĞAZI’NI SIĞDIRMAK
Hem tarihî ve stratejik önemi hem içinde barındırdığı bitki ve hayvan türleri hem de verimli ve sürprizlerle dolu doğasıyla bölgenin (ve ülkenin) önemli geçitlerinden biri olan Geyve Boğazı (ve Geyve), özünde incelik barındıran her yolcunun kalemine ve gönlüne ateş düşürdü ama burada yaşayanların nitelikli ilgisini bir türlü üstüne çekemedi. Oruç Aruoba’dan Kemal Tahir’e, Turgut Uyar’dan Ceyhun Atuf’a, Sabahattin Kudret’ten Sait Faik’e, Tanpınar’dan Sezai Karakoç’a, Nâzım Hikmet’ten Ercan Yılmaz’a, Fahri Tuna’dan Ahmet İşsever’e kadar birçok sanatçı Geyve Boğazı’na (ve Geyve’ye) hem metinlerinde hem gönül sayfalarında yer ayırdılar. Gençlik yıllarımda “ Ankara”lardan, sonrasında “Eskişehir”lerden gelip dağlarında çiçek ve bitki türlerini araştıranlara denk geldim, memleketin değişik yerlerinde yaşayıp Boğaz’la ilgili bilgi ve belge arayanlarla yolum kesişti. Aynı ilgiyi, merakı zaman zaman burada yaşayanlarda da gördüm ama bu durum heyecan boyutunu aşmadığı gibi sürekli ve nitelikli bir projeye de dönüşmedi. Hep üç beş kişi kendi aramızda konuştuk bu bölgenin ne kadar önemli ve kıymetli olduğunu, o kadar.
Günün soğukluğundan ve dağınıklığından kurtulmak için bir kere daha geçmişe gideceğiz ve bir önceki yazıda1 kaldığımız yerden devam edeceğiz. Çocukluğu, gençliği ve edebî hayatı Necatigil’le benzeşen Ceyhun Atuf Kansu’nun, radyo oyunu olarak kaleme alıp Anadolu’ya adadığı Balım Kız Dalım Oğul adlı yapıtının sonunda yer alan “Geyve Boğazı” isimli tarihsel denemeyi masaya yatıracağız.2 Bir sanatçının, yeri ve zamanı geldiğinde tarihçi elbisesi giymeyi nasıl millî bir görev addettiğini konuşacağız. Sait Faik’in çocukluk anılarının merkezinde yer alan “Millî Mücadele” ile ilgili bir anısına yolumuz düşecek. Ama yazının bütününde ve hepsinden önce Millî Mücadele’de Geyve Boğazı’nın öneminin altını çizeceğiz.
Üzerinde duracağımız ilk bahsi Sait Faik’ten hareketle daha önce yazdık fakat görmeyenler için kısaca özetlemek isteriz.3 Sait’in Geyve Boğazı’nın Millî Mücadele’deki önemini vurguladığı bu yazı bir “okuyucu mektubu”ndan hareketle vücut bulmuş. Yazar mektubu orijinal haliyle veya olduğu gibi yayımlamamış, ondan yola çıkarak müstakil bir metin kaleme almış. Daha açık ifadeyle “İlk Okuyucu Mektubu”4 başlığını taşıyan bu metin varlığını biraz da Ahmet İnel’in yazdığı mektuba borçlu.
Bahsi açalım.
Sait Faik’in edebî hayatında üzerinde sıkça durduğu konulardan biri müzelerdir. Yazar, “Atatürk, İnkılâp Müzesinde” başlıklı yazısında Atatürk’e karşı hissettiklerini anlatırken çocukluğuna -Millî Mücadele yıllarına- geri döner. Henüz on iki yaşındadır ve okul bahçesinde oynarken öğretmenleri Hulusi Bey beklenmedik bir anda öğrencilerinin sınıfa girmelerini ister. Sınıfa doluşan öğrenciler pencerenin önüne toplanıp caddeden geçenleri seyretmeye başlar. Caddeden İstanbulhükümetine mensup kuvvetler geçmektedir. Öğretmen öğrencilerine bunların “namussuz” ve “vatan haini” olduklarını söyler. Adapazarı’nda öylesine karanlık günler yaşanmaktadır ki halife kuvvetleri olarak da anılan bu insanların “dini” ve “devleti” kurtaracakları kulaktan kulağa yayılırken, Kuvayı Milliye’ye bağlı güçler “bâgi”lik ve “Bolşevik”likle yaftalanır. Hulusi Bey, tavır ve davranışlarıyla, öğrencilere söyledikleriyle hayatını tehlikeye atmıştır. Fakat o, bu kadarla kalmaz, açık olan pencereyi kapattıktan sonra çocuklara bir konuşma yapar ve der ki: “Çocuklarım, vatanı Mustafa Kemal isminde bir Türk çocuğu kurtaracaktır. Buna emin olun. Evde babanız Kuvayı Milliye’ye lakırdı söylerse korkmayın, ona karşı koyun, ona inanmayın. Belki on sene, yirmi sene dövüşeceğiz. Size onun için söylüyorum. Dört beş sene sonra siz silaha sarılacaksınız. Yine olmazsa çocuklarınız dağa çıkacak. Bu kör gözümle ben de oradayım sayılır. Onlara böyle, pencereden ‘Namussuzlar!’ dedim sanmayın. Göreceksiniz.”5
O gün okul dağılırken Hulusi Bey çocuklardan birkaçını alıkoyar ki bunlar arasında küçük Sait de vardır. Birlikte istasyon tarafına giderler, tarlalar arasında gezinirler. O sırada mısırlıklar içinden Laz başlıklı on kişi onların yanında bitiverir. Hulusi Bey onları kucaklar. Bu gizemli insanlar, istasyonun sakin olduğunu, hükümet önündeki mezarlıkta bir tabur asker bulunduğunu söylerler. Öğretmen ve birkaç öğrencinin yaptığı bu kısa gezintide yaşananları çocuk Sait’in gözünden takip edelim:
“On kişiyi uzaktan takip ettik. İstasyondaki üç kuvayi inzibatiye neferi gık bile diyemediler. İki kişi bir şimendifer makinesine koştu. Sekiz kişiden biri titreyen Yunanlı istasyon memuruna sırtını dönerek halkın içinde kahramanca gezindi. Öteki yedi kişi mezarlıkta talim yapan halife kuvvetlerine bir yaylım ateşi açtıktan sonra hazır makineye atlayarak Geyve Boğazı’na doğru hazin hazin düdük çalarak gittiler.
Kuvayı Milliye Geyve Boğazı’nda idi.6 Bir şimendifer makinesine şiddetle ihtiyaçları varmış. On kişilik bir çete Adapazarı’nı basıp lokomotifi alıp gitmişlerdi.
İşte bu günleri yaşamış birisi için burası artık müze değildir.”7
Küre’de yaşayan bir okur (Ahmet İnel) Yedigün’de çıkan röportajını okuduktan sonra Sait Faik’e bir mektup yazar. Bu mektupta çocuk yaşlardaki yazarın bir kısmına tanık olduğu Adapazarı’ndan Geyve Boğazı’na kaçırılan şimendifer hadisesinde, o günün şartlarında çok az kişi dışında bilinmesi mümkün olmayan ayrıntılar vardır ki bunlar, Sait Faik’e bu konuda müstakil bir yazı yazdıracak kadar önemlidir. Devlet memuru olan bir okurdan gelen mektuptan Sait’in yaptığı iktibaslar İstiklal Harbi yıllarında Adapazarı’nda yaşananlara ışık tutması bakımından vesika hükmündedir:
“Gittikçe artan bir şiddetle Türk köyleri basılıyor, soyuluyor, ileri gelenleri birer birer öldürüldükten sonra kadınların da ırzlarına tecavüz ediliyordu. Her taraftan yükselen acı, yürek paralayıcı feryatlara karşılık İstanbul hükümeti günlük gazetelerde, her yerde halkın işi gücü ile uğraştığını, asayişin mükemmel olduğunu -hiç de yüzü kızarmadan- resmi tebliğlerle ilan ediyordu. Ben Söğütlü nahiyesinde müdürdüm. Adapazarı’nda hükümet yoktu, emniyet yoktu. Ölü bir hükümetin memurları sıfatıyla halkın yüzüne bakmaktan utanıyorduk. Bunca facialar karşısında âciz, seyirci kalan hükümete artık vergi verilmiyor, tahsildarlar her yerden kovuluyordu. Maaş alamıyordum. Çoluğum çocuğum açtı. Bereket versin o havalideki yaban domuzlarına! Onları vuruyor, Hıristiyan köylerine satıyor, bununla ailemin nafakasını temin ediyordum…”8
Kansu’yu daha fazla bekletmemek için yazının Sait Faik kısmını toparlayalım.
Aile büyüklerimden Geyve Boğazı’nda verilen mücadeleyle ilgili birçok hatıra dinledim. Bunlar içinde bu mücadelenin bir süre çeteler üzerinden yürütüldüğü bilgisi de vardı. Çeteler içinde adını en çok duyduğum İpsiz Recep’ti. (Kaynarca ve çevresinde hem Yunan kuvvetleri hem de Rum-Ermeni çeteleriyle mücadele eden Halit Molla’yı yerel tarih bağlamında anmadan olmaz.)9 Dağılmış ve perişan durumdaki otuza yakın genci etrafında toplayan, yaptığı telkinlerle kısa sürede bunları Millî Mücadele fedaisi yapan insanlardan biri dedemdi. Geyve Boğazı’nda canını ortaya koyan otuz kişilik bu çeteden ne tarihin haberi var ne resmî evrakların ne de tarihçilerin. Ne yalan söyleyeyim Sait Faik’in yazısını okuyana kadar Bulgar Sadık çetesinden benim de haberim yoktu.10 (Bu çete, Ankara’dan gelen istek üzerine Millî Mücadele’ye destek vermek için yola çıkan Mehmet Âkif’i -Nisan 1920- dönemin güvenilir güzergâhlarından biri olan Geyve Boğazı’na sağ salim ulaştırır.)11Dolayısıyla bu çeteyle yolu kesişen Ahmet İnel, bir anda kendini Millî Mücadele kahramanlarının içinde bulur:
“Bu esnada hıyanet kuvvetlerinin bir sel gibi çoğalmakta olduğunu gören Ankara hükümeti, bunu önlemek için genç bir generali -Ali Fuat Paşa- Geyve’ye göndermişti. Paşa’nın emriyle Maltepe atış talim mektebindeki depolarda bulunan cephanelerin Geyve’ye nakli vazifesi çetemize verilmişti. Kaptanımız Sadık Baba’nın eşsiz cesareti ve mahareti, uzun senelere dayanan tecrübeleri, İngilizler kadar bizi de hâlâ hayrette bırakan tedbirleri sayesinde hiç hadisesizce koca cephaneliği boşaltmış, İstanbul’dan yollanan mebusları da beraber alarak Adapazarı istasyonuna ulaştırmıştık…”12
Memleketin bağımsızlığı için verilen bu mücadelede her türlü zorluğa ve imkânsızlığa karşı savaşan Kuvayı Milliye’ye mensup gönüllüler, Geyve Boğazı’na şimendifer kaçırma hadisesinde olduğu gibi, zaman zaman gerçekleştirdikleri gözü kara operasyonlarla kendilerine lâzım olan savaş araç, gereç ve malzemelerini ele geçiriyor, başka bir deyişle düşmana kendi silahıyla direniyorlardı.
Ve sıra, bugüne kadar Millî Mücadele’de Geyve Boğazı’nın önemiyle ilgili okuduğum en derli toplu ve öğretici yazıda. Bu konu (“Millî Mücadele’de Geyve Boğazı”) bildiğim kadarıyla bilimsel bir çalışma veya tezde enikonu ele alınıp işlenmedi. Kansu’nun “Geyve Boğazı” başlıklı bu yazısı “Balım Kız, Dalım Oğul, yaprak yaprak açtığımız Anadolu’da, bugünkü gezimizi bir yaylı arabayla Doğançay’dan Geyve’ye doğru yapacağız ki, yıl 1920’dir ve aylardan nisandır.” (s. 161) cümlesiyle başlar, yazar-anlatıcının gezilen ve görülen yerleri “kızına ve oğluna” ayrıntılı bir şekilde tahkiye etmesiyle devam eder.
Sözün burasında, boğazı ve yakın çevresini bilmeyenlerin de Kansu’nun söylediklerini anlaması için kısa bir açıklama yapmak gerekiyor. O yıllarda Doğançay, çevresinde bulunan birçok köyü temsil eden bir nahiyedir/bucaktır ve adının geçtiği yerde sadece bugünkü Doğançay mahallesi anlaşılmaz Karaçam’dan İlimbey’e, Şerefiye’den Nuruosmaniye’ye kadar Geyve Boğazı’nın Adapazarı istikametindeki köyleri akla gelir. Bunlar arasında, İstanbul istikametinden bakınca boğazın başladığı yer Karaçam’dır. Yine bu istikamete göre düşünüldüğünde Geyve istasyonu ifadesiyle kastedilen o zaman Geyve’nin bir mahallesi olan Köprübaşı (Alifuatpaşa) istasyonu olmalıdır.
Kansu, metnin ikinci paragrafında Geyve Boğazı’nı bu sefer ters yönden Bilecik istikametinden hareketle okura tanıtır. “Anadolu bozkırını sulayıp gelen Sakarya Irmağı, Bilecik’in uzaklarından geçip ve de Osmaneli önünde, oh! deyip de genişleyip, Geyve’den sonra iki yanı orman kaya bir boğaza girer ki, bu boğazın adı Geyve Boğazı’dır.” (s. 161) Ona göre Geyve Boğazı -farklı görüşler olsa da- Alifuatpaşa ile Karaçam arasındaki dar geçit veya başka bir ifadeyle sağlı sollu dağlar arasında Karadeniz’e doğru akan Sakarya Nehri’nin hemen yanında ona eşlik eden kara ve demiryolunun da bulunduğu güzergâhdır. “Boğazı daraltan kayalardan yukarılara, dağlara doğru Marmara yağmurunu almış ıslak kayın ormanları yükselir…” (s. 161) diyerek başı havada seyahat eden, yaptığı tasvirlere dağları ve dağların hâkim rengini de katan anlatıcı Türk töresinin kutsal kabul ettiği kayın ağacının gölgesinde mola verir. Bu moladan ilhamla söyledikleri doğrudur ama eksiktir. Çünkü bu bölgede rengiyle ve kokusuyla, çevreye ve halka sunduğu meyvelerle daha birçok ağaç ve çiçek türü vardır. Yeşil denizi Geyve Boğazı’nın florasını birkaç ağaç türünün adını sayarak özetlemek doğru değildir. Kansu, zihnimizden geçenleri duymuş olacak ki bir paragraf sonra metnin içine kestaneyi, kavağı, eriği, elmayı, armudu, en önemlisi çınarı (ve ıhlamuru) sıkıştırıverir:
“Sakarya, bu ormanların eteğinden, kayaların dibinden, kestane, kavak gölgelerinden coşkulu coşkulu akar. Bayırlarda bahar otları yeşerirken ve boğazın iki yanında bahar seli bahar yeliyle birlikte geldiğinden, erikler, elmalar ve de armutlar ince ince, ak ak açmışlardır ki, erik can eriği, elma kırmızı giysi(li) güneş çocuğu olmaya savaşmaktadır. Sakarya, buralarda dağları, kayaları zorlayıp, Doğançay’ın orada güzelim çınarların gölgesinden geçip, Geyve Boğazı’ndan kurtulur ki, artık önü Adapazarı düzü, Karadeniz Denizi’dir.” (161-162)
Sakarya Nehri’nin Adapazarı düzü ile buluştuğu yer de Karaçam’dır. Nasıl ters yönden gelindiğinde “Geyve Boğazı” buradan başlıyorsa, aksi istikametten gelince de Adapazarı düzü veya ovası buradan başlar.
Giriş olarak kabul edilebilecek bu tasvir ve bilgilendirmelerden sonra Kansu “bu yolculuk neden gerekti, bu gezimizde neden böyle bir boğaza dalıp, ormanlardan yağmur, kabarmış bahar toprağından hamur aldık, onu anlatalım” (s. 162) diyerek kelimelerin dümenini ana izleğe doğru kırar. Peşi sıra, Türk-Osmanlı devletinin bu topraklarda doğduğunu şiirsel bir dille ifade eder “Geyve Boğazı’nda şimdi 1920’dir.” der ve asıl bahse adımını atar. Türk milleti tarihinin ve talihinin en zor zamanlarından birini yaşamaktadır. Çünkü “Devlet töresi gitmiş, bağımsızlık çırası bitmiştir ki, Doğançay’dan çıkıp Adapazarı düzüne düştün mü, devletin başı İngiliz’in arkadaşı; bağımsızlığın bayrağı hor görülmüş halk toprağı olmuştur ki, zaman bir kötü zamandır, Anadolu Türkünün hali, Selçuklu yıkımı günlerinden beter yamandır.” (s. 162)
Osmanlı Devleti’nden Anadolu’ya hayır yoktur. Devletin direği çökmüş, bağımsızlığın bayrağı yere düşmüştür. Ama “Türk halkı yediveren bir güldür ki, devletin battığı yerde devlet kura, bağımsızlığın ala bayrak yattığı yerde, kalka doğrula ve bayrağını doğrulta ve de şimdi umut Ankara’dadır ki, Anadolu’nun ortasında Mustafa Kemal Paşa’dadır ve Geyve dağlarını tutmuştur, devlet töresi, bağımsızlık çırası Milliciler! Bizim, Doğançay’dan yaylıya binip yağmur ıslak, gönlümüz coşku ırmak çıktığımız bu gezi de bu yüzdendir ve bir umuda kavuşmak içindir ki, Anadolu’nun umut askerleri Geyve istasyonundadır. 1920 yılına dönüp, Geyve Boğazı’nı geçmekliğimiz bundandır ve Geyve istasyonunda, bağımsızlık bayrağını kayın ağacına çekmiş Anadolu Millicilerine varmak istemekliğimizdendir.” (s. 162-163)
Çocukluğumda tren dışında bizim “terazi” dediğimiz ve üstündekilerin bilek gücüyle yol alan, asıl görevi rayları ve traversleri kontrol edip gerekli hallerde acil müdahalelerde bulunmak olan, bunların yanı sıra yolcu da taşıyan bir araç vardı. (Babam, böyle bir araçla Karaçam’dan Doğançay’a giderken, köyün hemen çıkışında bulunan demir köprü üzerinde ters istikâmetten gelen trenin altında kalmış, son anda nehre atlayarak ölümden kurtulmuş fakat ailece hayatımızı altüst eden büyük bir travma yaşamıştık. Kazandığı sınavdan sonra Doğançay’dan bineceği trenle İstanbul’a gitmek için evden çıkmış ama eve kazageçirdiği ve hastanede ölümle pençeleştiği haberi gelmiş, iki yıl yataktan kalkamadan tedavi görmüştü…) Böyle bir araçla Geyve Kuvayı Milliye Kumandanı Mahmut Bey ziyaret edilecektir. “Bu Mahmut Bey, 143. alaydan aldığı erleriyle ve Kuvayı Milliye çeteleriyle Geyve Boğazı’nı tutmuştur ki, artık devlet ve bağımsızlık bayrağı buradan başlamaktadır.” (s. 163) Çünkü Doğançay’dan ilerisi (Adapazarı istikameti) “İngiliz askerlerinin ve halife ordusunun” elindedir. Bunlar işbirliği edip “Anadolu halkının uyanan sesini boğmak, yer yer yanmaya başlayan bağımsızlık ateşlerini söndürmek ve ille de Ankara kapısına varıp, bağımsızlık ağacının yeni yeşeren dalını, Mustafa Kemal dalını kesmek istemektedirler.” (s. 163)
Metnin bu noktasında hem Kocaeli/İzmit hem Eskişehir cephelerinde İngilizlere karşı ciddi başarılar kazanan ve düşmanın yanı sıra iç ayaklanmalarla da mücadele eden Geyve Kuvayı Milliye Kumandanı Mahmut Bey13 ve onun görevleri okurla paylaşılır ki önemine binaen bu bölümü buraya alıyoruz:
“Mahmut Bey, Geyve istasyonunda bir yük vagonunda, masa kurup, karşısına harita asıp ve de tabancasını beline kuşanıp Geyve Boğazı’nı beklemektedir ki, Ankara’da uyanan bağımsızlık baharını beklemektedir ve de Ankara demiryolunun başında, bozguncuya ve de direnç kırıcıya aman vermemektedir. Dışarısı nisan olmakla, ormanda menekşeler açmakla birlikte, henüz yağmur serinidir ve de Kuvayı Milliye vagonunda, bir mangalda çalı çırpı ateşi üzerinde çaydanlık kaynamaktadır. Yarbay Mahmut Bey, Doğançay’dan Geyve Boğazı’na geçen yolcuları, konukları burada ağırlamakta, bağımsızlıktan ve Mustafa Kemal’den yana olanlara ilkönce çay vermekte, sonra Ankara’ya doğru yol vermektedir.” (s. 163)
Millî Mücadele’yi ilgilendiren her türlü ulaşım ve haberleşmenin sağlandığı bu stratejik güzergâhtan kimler, neler geçmekte ve yine kimlerin, nelerin geçmesine mani olunmaktadır sorusuna da cevap verir Kansu, adeta titiz bir tarihçi refleksiyle. Sait Faik’in anlattıklarıyla da benzeşen bu bölüm buraya alınmayı hak eder:
“Geyve Boğazı’ndan yalnızca insanlar, bağımsızlık dalının çiçeklendiği Ankara’ya gönül vermiş ülkücü yiğitler değil, İstanbul depolarından kaçırılmış tüfekler, mermiler, top kamaları da geçmektedir. Ama düşmandan yana olup, Ankara’ya karşı çıkıcılar, şeyhülislâm fetvasınca Anadolu Millicilerini kırmak isteyenler, Geyve istasyonuna varmak, Mahmut Bey’in sıcak bağımsızlık ve dostluk çayını içmek ne demek, Doğançay’dan öteye adım atamamaktadırlar ki, ihanetin kokusu sezildi mi, kayın ve gürgen ağaçları arasından inen bir ordu, Anadolu’ya sızmak isteyen her bir bozguncu, kırıcı yelin yolunu kesmekte, üzerine çullanıp yok etmektedir ki, bu Millici güzel ordunun adı, Geyve Kuvayı Milliyesidir.” (s. 163-164)
Kansu, yazının bu noktasında adeta hayata demir atar, onu durdurur ve kamerasını Geyve Boğazı’nı bekleyen içerisinde dedem ve arkadaşlarının da bulunduğu “Kuvayı Milliye çetelerine” odaklar:
“Dal kırığı ve meşe yaprağı, kozalak ve asma çubuğu yakılmaktadır ve bağımsızlık ateşinin şavkı, eskimiş tüfekleri ve sakallı yüzleriyle, Kuvayı Milliye çetelerinin yüzlerine vurmaktadır, yedikleri bir kara somun, bekledikleri Geyve Boğazı’dır. Kulakları seste, atları alestedir. Ateşin çevresini çevrelemişler, kimi sarıklı, kimi kalpaklıdır. Kimi yırtık pantol, kimi yama gömleklidir. Kimi on sekiz yaşında Türkmen genci, kimi yetmişinde Anadolu kocası, kimi de Rumeli’den göçmüş tütün kolcusudur. Yağmur yağmaktadır inceden ve bir karanlık geceden yüzlerine, Kuvayı Milliye ordusuna katışmanın onuru, sevinci, umudu vurmaktadır ki, Osman Gazi atlılarının yüzyıllar önce dağda yaktıkları orman ateşinin ışığı vurmaktadır. Mahmut Bey bir görünse ve ha dese, kartal gibi Geyve Boğazı’ndan süzülecekler ve ihanetin, karanlığın, bağımsızlık satıp devlet vermenin kanlı avcıları üzerine alıcı kuş gibi ineceklerdir.” (s. 164)
Geyve Boğazı’nda bütün bunlar olurken Eskişehir de İngiliz işgali altındadır.14 Yani Geyve Boğazı’nın iki tarafı da İngilizler tarafından tutulmuştur. Böylesine olumsuz şartların hüküm sürdüğü bir zaman diliminde Kocaeli/İzmit ve Eskişehir’de bulunan İngilizlerin birlikte hareket etmelerinin önünde aşılamayan/geçilemeyen tek engel kalmıştır ki o da Geyve Boğazı’dır:
“Eskişehir’de İngiliz vardır ki, bu İngiliz’i buralardan sökmenin zamanıdır ve de Anadolu’yu Geyve Boğazı’na değin elde tutmanın zamanıdır. İstanbul elden gitmeyilen iş bitmemiştir ki, aslında iş yeniden başlamıştır, hem de halk bayrağı, devlet toprağı Anadolu’da başlamıştır. Umum Kuvayı Milliye Kumandanı Ali Fuat Paşa’nın buyruğuyla, Mahmut Bey askerleri ve uçar atlı Kuvayı Milliyecileriyle Eskişehir’e girerler ki, İngiliz askeri de trene binip, geçtiği yerlerin ardında Sakarya köprülerini bir bir atıp Geyve Boğazı’na doğru çekilir ve de onların geçtiği yerden, Kuvayı Milliye atlıları at sürüp Doğançay’ına varırlar ve de 143. alaydan yayalar da makineli tüfek yüklenip gelirler, Geyve istasyonunu tutarlar. Böylece Geyve Boğazı’nın başında, Kurtuluş Savaşı devletinin kapısını dosta açar, düşmana kaparlar, işte Mahmut Bey tutmuştur şimdi bu Geyve kapısını.” (s. 165-166)15
Geyve Boğazı’nı kahramanca savunan Mahmut Bey’in yiğitleri, İngilizlere bu toprakları dar ederler ve bu kutlu haber tez elden Ankara’ya ulaştırılır:
“Demiryolları bozulmuş, köprüler uçurulup atılmıştır. Ama İngiliz de, Türk halkının uyandığı topraklardan sürülüp atılmıştır. Tel çekme sırası şimdi Mahmut Bey’dedir ki, kara yük vagonundan inip, cigarasını ışıldatıp Geyve istasyonuna girer, telgrafçıya Ankara’yı aratır. Hey oğlum telci başı, tıkırdat telgraf makinesini ve bul Mustafa Kemal Paşa’yı da, yaz ona: ‘Mustafa Kemal Paşa. Hey’eti Temsiliye Başkanı Ankara: Paşam, Geyve Boğazı’nı tutan Kuvayı Milliye şimdi de İzmit’i geri almıştır, İzmit Kuvayı Milliye buyruğuna geçmiştir.” (s. 166)
Bu sevinçli haberden sonra çok yaşamaz Mahmut Bey, Düzce dolaylarındaki isyanı bastırmak için bu bölgeye gider, 25 Nisan’da Hendek-Düzce yolu üzerinde pusuya düşürülerek şehit edilir ve Anadolu’ya doğan bağımsızlık güneşini dünya gözüyle göremez. Kansu’nun yazısı Mahmut Bey’e vefâ ve ağıt olarak okunabilecek “Bu Mahmut Bey, o güzel günleri görmedi ve o yılın bahar aylarında, Geyve dağlarında Kuvayı Milliye’nin ateşleri yanarken ve de halife ordusuyla vuruşurken şehit oldu. Bizim, bu Geyve Boğazı gezimiz de bu yüzdendir, Mahmut Bey’in yerine, onun adına Geyve istasyonundan geçen bağımsızlık lokomotifini görmek istemekliğimizdendir de, Anadolu’nun güzel kapısını özgürlüğe açıp, tutsaklığı kapamaklığımızdandır.” (s. 166) ifadeleriyle sona yaklaşır.
Muş Ovası’yla dolayısıyla Sultan Alparslan’la ve Anadolu’nun Türklüğe açılmasıyla başlayan kitap (veya radyo oyunu) Geyve Boğazı’nda iç ve dış güçlere karşı verilen destansı direnişle biter. Bu başlangıç ve bitiş şekli Yahya Kemal’in tarih anlayışına telmih olarak okunabilir. “Tâliin döndüğü en korkulu yıllarda bile / Yürüyen düşmanı son hamlede döktün denize”16 dizelerinin ikinci mısraında yapılacak “Yürüyen düşmanı geçirmedin Geyve Boğazı’ndan” şeklindeki küçük bir değişiklik ne demek istediğimizi özetler. Çünkü 9 Eylül’e giden yolun köşe taşları Geyve Boğazı’ndaki direnişle döşenmiştir.
Kansu, “Geyve Boğazı”na yaptığı epik serenadın son paragrafıyla sadece yazıya değil, kitabın içeriksel bütünlüğüne de son noktayı koyar:
“Gezimiz bitiyor, he ya Balım Kız, he ya Dalım Oğul, Geyve Boğazı’nın başında Geyve istasyonuna vardık ya, burada Mahmut Bey’in bağımsızlık çayından içmeden olmaz: Tavşankanı, sıcak ve orman kokulu. Kuvayı Milliye’dir içtiğimiz, nisan gülüdür açtığımız ve de gezdik, gördük, dolaştık, sorana, durana Geyve dağlarından kekiktir saçtığımız: Koklayana bu yurttur, verilesi değil; insan bir sevdi mi, Anadolu anadır, kardaştır, yârdır hiç ayrılası değil.” (s. 166-167)
İki sanatçının (Abasıyanık-Kansu) Geyve Boğazı’nın Millî Mücadele’deki önemi üzerine yazdıkları tarihçilere, film yapımcılarına, belgeselcilere ve bu bölgede yaşayanlara ilham verir mi bilmem ama bu coğrafyada keşfedilmeyi ve kayıt altına alınmaya bekleyen birçok tarihî hadise ve yaşanmışlıklar var. Yer yer genişlemelerle de olsa Osmaneli’ye hatta Bilecik’e kadar devam eden bu boğaz her yönden daha fazla ve nitelikli ilgiyi hak ediyor. Tarih ve kültür araştırmalarından ülkenin en dinamik ve fonksiyonel Ziraat Fakültesi’ne kadar.
Geyve, Pamukova, Taraklı, İznik, Osmaneli, Gölpazarı ovaları ve insanları ne dersiniz? Topraklarınızda yaşanan destanı kayıt altına alacak kahramanı ne zamana kadar bekleyeceksiniz?
Kansu’nun dizeleriyle ve bir Millî Mücadele kahramanıyla bitiriyoruz yazıyı:
“Geyve Boğazı’nda bir su akıyordu
Yarbay Mahmut Bey
Nisan çiçekleri açmış
Gözleriyle bakıyordu
Yarına akan suya.”17
1 https://t54.com.tr/makale/26980046/muharrem-dayanc/geyve-bogazini-gormeyen-gencler
2 Ceyhun Atuf Kansu, “Geyve Boğazı”, Balım Kız Dalım Oğul, Bilgi Yayınevi, Ankara 2025, s. 161-167.
3 Muharrem Dayanç, “Sait Faik, İlk Okuyucu Mektubu, Millî Mücadele, Adapazarı, Geyve Boğazı ve Şimendifer Aynı Karede”, Tanpınar Zamanı -Yıllık Edebiyat ve Fikir Dergisi-, Yıl: 8, Sayı: 8, 2024, s. 9-14.
4 Sait Faik Abasıyanık, “İlk Okuyucu Mektubu”, Alemdağda Var Bir Yılan / Az Şekerli, Bilgi Yayınevi, İstanbul 2001, s. 175-181.
5 Sait Faik Abasıyanık, “Atatürk, İnkılâp Müzesinde”, Açık Hava Oteli Konuşmalar / Mektuplar, Bilgi Yayınevi, İstanbul 1999, s. 19-20.
6 Sait Faik başka yazılarında da/hikâyelerinde de Geyve Boğazı’nı ve Ankara hükümetine destek veren çeteleri öne çıkarır. “… Bir de aslan gibi Kasım vardı. Kuvayı Milliye zamanında, düşmanlar memleketi işgal ettikleri zaman, çetelere birkaç çuval erzak lazım olmuştu da, Kasım, beş kişi ile şehri basıp, düşmanı şaşırtıp şeker çuvallarıyla istasyon boyundaki lokomotife atlayıp Geyve Boğazı’na sürmüştü.” (Bilgi için bkz. Sait Faik Abasıyanık, “İkinci Mektup”, Mahalle Kahvesi / Havada Bulut, Bilgi Yayınevi, İstanbul 2000, s. 219.)
7 Sait Faik Abasıyanık, “Atatürk, İnkılâp Müzesinde”, Açık Hava Oteli Konuşmalar / Mektuplar, Bilgi Yayınevi, İstanbul 1999, s. 20.
8 Muharrem Dayanç, “Sait Faik, İlk Okuyucu Mektubu, Millî Mücadele, Adapazarı, Geyve Boğazı ve Şimendifer Aynı Karede”, Tanpınar Zamanı -Yıllık Edebiyat ve Fikir Dergisi-, Yıl: 8, Sayı: 8, 2024, s. 9-14.
9 Fahri Tuna, Dinlediğim Halit Molla, Değişim Yayınları, İstanbul 2021, 208 s.
10 Murat Sertoğlu, Bulgar Sadık, İtimat Kitapevi, İstanbul 1966, 315 s.
11 Bilgi için bkz. ( https://www.turkgun.com/akifin-ankaraya-gelisi-buyuk-moral-vermisti )
12 Muharrem Dayanç, “Sait Faik, İlk Okuyucu Mektubu, Millî Mücadele, Adapazarı, Geyve Boğazı ve Şimendifer Aynı Karede”, Tanpınar Zamanı -Yıllık Edebiyat ve Fikir Dergisi-, Yıl: 8, Sayı: 8, 2024, s. 9-14.
13 “Mahmut Bey, 25 Nisan 1920’de, Hendek-Düzce yolu üzerinde âsîler tarafından aldatılarak pusuya düşürülmüş ve ilk ateşte şehit edilmiştir.” (Bilgi için bkz. https://kho.msu.edu.tr/hakkinda/harbiyeli_ataturk/nutuk/8/3.html )
14 Zafer Koylu, Esaretten Özgürlüğe 423 Gün İngiliz İşgalinde Eskişehir, ETO Yayınları, Eskişehir 2015, 279 s.
15 Muharrem Dayanç, “Karaçam Köyü’nden Osmanlı Devleti’nin Son Dönemiyle İlgili Şifahî Hatıralar”, I. Sakarya ve Çevresi Tarih ve Kültür Sempozyumu (22-23 Haziran 1998), Adapazarı 1999, s. 294-302.
16 Yahya Kemal, “Hayâl Beste”, Kendi Gök Kubbemiz, Yahya Kemal Enstitüsü Yayınları, İstanbul 1974, s. 38.
17 Ceyhun Atuf Kansu, “2. Yiğitleme”, Bağımsızlık Gülü, Yeni Gün Haber Ajansı, İstanbul 1999, s. 70.