İLK DERSLER VE DEĞİŞEN HEDEFLER
“Ben de sizin kahramanınız olmak istiyorum.”
Birinci sınıfların ilk dersinde öğrencilerimin karşısına çok yönlü ve kolay kolay unutulmayacak bir içerikle çıkmaya çalışırım. Birçok sürprizi içinde barındıran bu derste, tanışmanın yanı sıra karşılıklı mesaj, istek ve beklentiler havada uçuşur. Çeyrek asır sonra bile ilk derste konuştuklarımızı hatırlayıp bana hatırlatan öğrencilerimle karşılaştıkça geçmişle yüzleşirim. Bu karşılaşma bana başardıklarımla başaramadıklarımın muhasebesini yaptırır. ( Eğitim bahsinde son notu öğrenciler verir, diğer notlar unutulur, tarihe bu not geçer.)
Senelerce senelerce evvel, yine o ilk derslerden birindeyim.
Derse “Hepinizi tebrik ediyorum arkadaşlar.” diyerek başlıyorum.
Bu sebepsiz tebrik haklı olarak onları şaşırtıyor.
Tebriğin güzel bir koku gibi sınıfa yayılmasını seyrederek devam ediyorum.
-Herkesin daha çok para kazandıracak, kolay iş bulduracak, gösterişli, havalı bölümleri tercih ettiği bir zamanda siz, bir milleti millet yapan ama artık hak ettiği değeri görmeyen bir alanı, bir bölümü “Türk dili ve edebiyatı” okumayı seçtiniz. Dünyanın en ince, duygulu, hassas dilinde, edebiyatında, kültüründe uzman olmak için buradasınız. Bu yüzden hepiniz benim kahramanlarımsınız.
Pırıl pırıl gözlerini ve dikkatlerini nadasa bırakıyor, sınıftaki bütün kulakları söyleyeceklerime iyice hazırlıyorum. İçimin derinliklerinden süzdüklerimi, bir kere daha söz imbiğinden (haddeden) geçiriyorum. Zamanı durdurarak ama hafızamın ve sınıftaki tüm hafızaların kayıt tuşuna basarak devam ediyorum.
-Her şeyin böylesine yanıltıcı, aldatıcı ve haklı-haksız daha çok kazanmaya odaklı olduğu bir dünyada “Türk dilini ve edebiyatı”nı, “Türkçe”yi seçen sizler benim kahramanımsınız.
Birazdan kuracağım son cümle, söylediklerimin çatısı olsun, göğü olsun istiyorum. Gözlerin bana çevirildiği ânı yakaladıktan sonra ağzımdan konfeti patlatır gibi şu altı kelime çıkıveriyor:
“Ben de sizin kahramanınız olmak istiyorum.”
Yıllardır bu yaşanmışlığı anlatarak başlıyorum ilk derslere. Geçmişim günüme yol gösteriyor. Daha önce bir yerlerde yazdım mı bilmiyorum ama bugün siz dostlarımla bu anıyı paylaşarak ölümsüzleştirmek istiyorum ve kelimelere sararak maviliklere bırakıyorum.
Bu seneki giriş dersim fena değildi ama farklıydı.
Yıllar sonra anlayabileceğim öğrenciler üzerindeki etkisini.
Bir süredir zihnimde yer eden cümleyle başladım konuşmaya.
-Burada bir bölümde değil, bir üniversitede okumak için bulunuyorsunuz.
Cümlem biter bitmez bu sefer ara vermedim, koyacağım hedeflerin arasına girmedim.
-O hâlde buradan sadece bir bölümde okuyarak mezun olmayın. Üniversitenin imkânlarından, sunduğu fırsatlardan yararlanın ve dört senenin sonunda bir bölümden değil bir üniversiteden mezun olun. Eskiden (bizim zamanımızda, doksanlarda) bir bölümden mezun olmak iş bulmak ve geleceği kurtarmak için yetiyordu ama artık yetmiyor. Kendi bölümünüzün yanı sıra yapabiliyorsanız yan dal, çift dal yapın. Size katkısı olacak konularda sertifikalar edinin. Yaratıcı yazarlık, editörlük, medya okuryazarlığı gibi gelişiminizi olumlu yönde etkileyecek kurslara katılın. Kulüp faaliyetlerini, dolayısıyla sosyalleşmeyi es geçmeyin. Bir sanatta veya bir zanaatta uzmanlaşın. (Ebru, hat, ahşap işleri, ney üflemek, saz çalmak vb.) Gönüllü stajyerliklere, erasmuslara talip olun. Diksiyonunuzu geliştirin. Bir batı bir doğu dili öğrenin…
Geçmişteki duygusal ve motive edici giriş derslerinin günümüzde geleceği kurtaracak nasihat ve uyarılara dönüştüğünü siz de fark etmişsinizdir. Başka bir deyişle kahramanlıkla emek yer değiştirmişti. Veya herkes kendi kendisinin kahramanı olmak zorundaydı. (“Zamân, zamân-ı terakki; cihân, cihân-ı ulûm / Olur mu cehl ile kâbil bekâ-yı cemiyyât.”)
Eğitimde hedefler ve başarı anlayışı değişti.
Bugünün trendleri bunu söylüyor.
Türkiye’de gençlere kazandırılan bölüm ve üniversiteler, liselerin veya diğer eğitim kurumlarının niteliklerini ortaya koymada tek ölçü değil artık. İç piyasayı önceleyen hedefler, toplumun alt sınıflarına hitap eden başarı skalasına dönüştü. Üst sınıflar için böylesi başarılar bir anlam ifade etmiyor ne yazık ki. Onları ilgilendiren temel ölçüt yurt dışından kaç kabulün alındığıdır (hatta bunların hangi ülkeden, hangi üniversitelerden alındığıdır) bir hayli zamandır. Eskiden de değişik nedenlerle çocuklarını okumak için yurt dışına gönderen aileler vardı. İmkânı olanların gözü hep dışarıdaydı zaten.
Bizim burada yazdıklarımız da sınıfsal maalesef. Toplumun bir kesimini ilgilendirmiyor. Eğitimde başka seçeneği olmayan alt kesimlere hitap ediyor. (“Çocuğumuz tıp fakültesini kazansın da kendini kurtarsın.” anlayışı, bir fakirlik işaretiymiş. O da sınıfsalmış.) Toplumun bir kesiminin amacı ekonomik yönden kendilerini kurtarmak iken, bir kesiminin amacı da maddî imkânlarını oluşturarak (veya kullanarak) kendilerini bu memleketten kurtarmak oldu anlayacağınız.
O hâlde, elimizdekilerin kıymetini bilmeliyiz.
Memlekette kalanların hayatını ve geleceğini iyi programlayıp bunlar için liyakati ve adaleti öne çıkaran bir yarışa zemin hazırlamalıyız.
Birilerinin (üst sınıfların) zaten üç beş kuruşluk kadrolarda gözü yok.
Onlara, dünyanın her yerinden imkân ve yaşam cennetleri sunuluyor.
Dile, kültüre, edebiyata, sanata, tarihe, felsefeye gönlü düşenlere hak ettikleri değeri verecek yüce gönüllü insanlar gelecekteki kahramanlarımız olsun isterim. Böyle olmazsa başkalarının cennetlerinin hikâyelerini dinleyerek ömür tüketiriz.