Hasan Özdemir

BAHÇIVAN VE ÖLÜM’Ü NİÇİN SEVDİM? (3)

Muharrem Dayanç

Yazarın şu ana kadar yazılmış 21 makalesi bulunuyor.

(Kanserli Dizeler ve Cümleler)

Toplumların, devletlerin, insanların veya genelleyerek söylemek gerekirse canlı-cansız birçok varlığın kaderini biraz da hastalıklar belirler. Hastalık deyip geçmemek lâzım çünkü ayaktaki bir ağacın kuruması da hastalıktır, kuru bir ağacın çürümesi de. Bu döngü diğer varlıklar kadar insan için de geçerlidir. Mumyalananlar, kurutulduktan sonra ilaçlanıp öylece muhafaza edilenler, hatta bu tür varlıklardan, nesnelerden oluşan müzeler, galeriler insan denen varlığın zamanın ve tarihin akışını durdurma veya tersine çevirme çabasından başka nedir? (“Beyhude Ömrüm’ü okuma vaktidir.”)

Bazen uyarıcı, bazen hazırlayıcı, bazen de habercidir hastalıklar. Bünyede arazlar (arızalar) görülmeye başladığında dikkatli ol diye uyarır, bunlar süreklilik arz ederse yaşanacak olumsuzluklara hazırlar, yaşananlar kronikleşirse sık sık alarm vererek bir ucu ölüme çıkan çaresizlikleri haber verirler.

Yaşlı-genç, ihtiyar-çocuk demeden hayatı her yönüyle böylesine etkileyen bir olgunun edebiyata ve edebiyatçılara nüfuz etmemesi düşünülemez. Doğal olarak birçok kalem sahibine, onların yazdıklarına ve yazacaklarına (kurgulara) bir şekilde yön verirler.1 Dünya edebiyat cumhuriyetini gözden geçirdiğimizde baş-diş ağrısı, nezle ve gripten tutun veba, kolera, difteri (kuşpalazı), verem, tifo, sıtma, frengi, İspanyol gribi ve hummaya kadar birçok hastalık edebî eserlerde kendisine yer bulur. (Daniel Defoe, Veba Yılı Günlüğü, Albert Camus, Veba, Stephen King, Mahşer, Gabriel García Márquez, Kolera Günlerinde Aşk, José Saramago, Körlük, Reşat Nuri, Salgın, Peyami Safa, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu vb.)

Türk edebiyatında bulaşıcı olmayan hastalıklar kadar salgın hastalıklar da etkili ve belirleyici olmuştur. Edebiyatımızın zirve şahsiyetlerinden biri olan Fuzûlî’nin;

Ne yanar kimse bana, âteş-i dilden özge;

Ne açar kimse kapım, bâd-ı sabâdan gayrı, dizelerinin -ne kadar doğrudur bilemem- şairin yakalandığı veba hastalığına işaret ettiğini, bu marazın şairi önce yalnızlık ve çaresizliğe sonrasında ölüme sürüklediğini duyunca, uzun bir süre bunun etkisinden kurtulamadığımı hatırlıyorum. Sosyal medyada bu bahisle ilgili konunun uzmanı bir akademisyenin yorumuna rastlamıştım: “Edebiyatımızın en büyük şairi Fuzûlî veba hastalığından şehit olmuştu. Zannedersem peygamberimizin ‘Bir yerde veba çıkarsa eğer siz de o bölgede iseniz, oradan dışarı çıkmayın.’ çağlar üstü bu hadis-i şeriflerine binaen bulunduğu yerden çıkmadığı sırada yazdığı bir beyti.”

Eski (ve yeni) toplumların maruz kaldıklarında ciddi bedeller ödedikleri salgınların yanı sıra her dönemin öne çıkan hastalıklarından da bahsetmek mümkündür. Bazen “veba” öne çıkar, bazen “tifüs”, bazen “verem”… Mesela “verem”in Türk edebiyatında tema olarak kendini hissettirmesinin arkasındaki etkenlerden biri L’Abbé Prévost’un Manon Lescaux adlı romanı ise diğeri de Alexandre Dumas Fils’in Kamelyalı Kadın adlı yapıtıdır. Bu eserlerin Tanzimat sonrası Türk edebiyatına etkileri sonucunda; Namık Kemal’in Zavallı Çocuk piyesinde, Recaizade’nin Vuslat’ında, Abdülhak Hamit’in İçli Kız’ında, Halit Ziya’nın Bir Ölünün Defteri’nde sevdiğine kavuşamadığı için verem olup ölen tipler işlenmiştir.2 Uzun yıllar devam eden ve hissî bir edebiyatın ortaya çıkmasına neden olan bu sürecin en çok etkilediği topluluk Servet-i Fünûn’dur. Bu dönem edebiyatının hâkim rengi “sarı” ise resmî hastalığı da “verem”dir. (“Fırçam kadîd bir ağacın hasta bir dalı.” / “Şu rû-yı zerd-i sefalet…”)

Şeker (diyabet), kolesterol, tansiyon, romatizma, kalp ve damar rahatsızlıkları gibi belli bir yaştan sonra hemen herkeste görülen hastalıkları bir kenara bırakarak söylemek gerekirse günümüz insanını çaresiz bırakan ana hastalık “kanser” olsa gerektir. Bilimsel çalışmalar birçok hastalığı kısmen (veya tamamen) kontrol altına almayı başarmış olsa da “kanser” bahsinde henüz insanlığı rahatlatacak bir gelişme kaydedilememiştir. Son günlerde edebiyata ilgi duyan hemen herkesin diline pelesenk olup dizisi de çekilen Masumiyet Müzesi’nin başkahramanı Kemal’in babası Mümtaz Bey’in gizli bir aşığının olduğunu, evlenme vaadiyle oyalanan kadının “kanser”den öldüğünü okuyunca (ve seyredince) şaşırmıyoruz. İhmal edilmek ince ruhlu insanları eskiden “verem” yapardı artık “kanser” yapıyor. Günümüze doğru yaklaştıkça kanserin edebî eserlerde daha görünür hâle gelmesinin yanı sıra yapıtlarında bu temayı işleyenlerin de hastalığa daha sık maruz kaldıklarını görüyoruz. Küçük bir araştırma sonucunda ulaştığımız isimler bu hastalığın edebiyatçılar arasında ne kadar yaygın hâle geldiğini gösteriyor: Ahmet Hikmet Müftüoğlu (1870-1927), Fakir Baykurt (1929-1999), Aziz Çalışlar (1942-1995), Emin Bülent Serdaroğlu (1886-1942), Nüzhet Erman (1926-1996), Hakkı Süha Gezgin (1895-1963), Reşat Nuri Güntekin (1889-1956), Cevat Şakir Kabaağaçlı (1890-1973), Mehmet Akif İnan (1940-2000), Bilge Karasu (1930-1995), Osman Cemal Kaygılı (1890-1945), Kemal Tahir (1910-1973), Bekir Sıtkı Kunt (1905-1959), Mithat Cemal Kuntay (1885-1956), Berna Moran (1921-1993), Fahir Onger (1920-1971), Özdemir Asaf (1923-1981), Tezer Özlü (1942-1986), İsmail Habip Sevük (1892-1954), Sabri Esat Siyavuşgil (1907-1968), Sevgi Soysal (1936-1976), Ruhi Su (1912-1985), Aşık Veysel (1894-1973), Ahmet İhsan Tokgöz (1868-1942), Tomris Uyar (1941-2003), Cahit Zarifoğlu (1940-1987)… (Şeker hastalığından -veya gizli şekerden- ölen Tevfik Fikret ile Ömer Seyfettin’i nasıl unuturum.)

Bütün bu açıklama ve yorumları Georgi Gospodinov’un Bahçıvan ve Ölüm3 adlı romanının can yakıcı yerlerinden birini masaya yatırmak için yaptım. Romanda, acı eşiğinin aşıldığı yerlerin başında bu hastalıkla ilgili kısa bir çözümlemenin yapıldığı paragraf ile sonrasında kullanılan üç cümle gelir. Bu ibarelere göre kanseri başka hastalıklarla aynı kefeye koymak mümkün değildir. Bu öyle bir hastalıktır ki kimseye kahraman olma fırsatı vermez, söz hakkı tanımaz. Kanseri bir kere olsun kendi adıyla birlikte duyan, onu duymadan (yaşamadan) önceki haline dönemez. Eskisi gibi bekleyemez, umut edemez, sevemez, gülemez. Kelimeler artık eski anlamlarına gelmez çünkü “Kanser hastasının mitolojisi yoktur, kanserden ölmenin romantizmi yoktur. Bakışlar üzerinden kaçırılır. Hastalık sizi içten fetheder, yiyip bitirir. Sadece saydam derinin altından beliren kemikler kalır.” (s. 80) Gospo’nun ifadesiyle söylemek gerekirse “Kanserin, örneğin kalp krizinden farklı olarak, iğrenç, uğursuz, insan önünde anılmamasını gerektiren bir yanı vardır.” (s. 80)

Bahçıvan ve Ölüm’ün kahramanlarından olan babanın, kanser teşhisinden sonra on yedi yıl daha hayata tutunmasını sağlayan “bahçe” ve “kır hayatı” olmuştur ki buna, toprak ve toprağın çocuklarına -kuşlara, kedilere, köpeklere, ağaçlara, çiçeklere, otlara, çayırlara- sığınma da denebilir. Işın tedavileri ve kemoterapiler sağladıkları yarar kadar hırpalar ve yıpratırlar da hastayı. Bu durum yaşlı adamın her gün biraz daha içine kapanmasına neden olur. Eski kahkahaların, taze-neşeli tavır ve davranışların yerini sessiz bir monolog ve kelimesiz bir vücut dili alır.

Kansere yakalananlarda (ve babada) görülen belirgin durumlardan biri de duyguların bastırılmasının hastalığı tetiklemesi durumudur. Hasta baba, babasının kendisine hiç sarılmadığını uzun bir ömrün son zamanlarında ilk defa bu süreçte dile getirir ki bu itiraf, bu düşünceyi doğrular. Romanda kanseri tanımlayan çarpıcı ifadelerden biri “… Yoğun acılara dayanamayan Çudomir’in hastanenin penceresinden atlamasıdır ki bu örnek tek başına bu hastalığın insan üzerindeki yıkıcı etkisini göstermesine yeter.” (s. 64-65) yargı ibaresidir. Bir Bulgar yazarın (Gospo), 1932 yılında Bursa’yı ziyaret eden ve bu geziyi yapıtlarına yansıtan bir başka Bulgar hikâyeci ve ressam Çudomir’e (1890-1967) kanser hastalığı bağlamında gönderme yapmasının altını çizmek istiyorum, gelecekte Türk-Bulgar edebiyatlarını karşılaştırmalı olarak çalışacaklar için. (Bilgi için bkz. “Hüseyin Mevsim, Pătuvaneto na Chudomir v Turtsiia (1932), [Çudomir’in 1932 Türkiye Gezisi], İzdatelstvo “Janet 45”, Plovdiv 2012.; Hüseyin Mevsim, Bulgar Yazar ve Ressam Çudomir’in 1932 Türkiye İzlenimleri, Sbornik nauchni dokladi, Universitetsko izdatelstvo “Paisiy Hilendarski”, Plovdiv 2012.”)

Yazının bu noktasında Gospo’nun yazarlık mesleğine gösterdiği saygıyı (ve bu mesleğin hakkını vermek için harcadığı emeği) hastalıktan hareketle biraz daha somut hâle getirmek isterim. Nitelikli (veya ikna edici) bir kurgunun ortaya çıkabilmesi için yazarın yaşanmışlıkları elbette önemli ve değerlidir. Fakat kurgu dediğimiz gerçeklik sadece yaşanmışlıkların başka bir bağlamda kâğıda aktarılmasına indirgenemez. Kurmaca dünyada oluşturulan ayrıntıların zamanın ruhuna uygun gerekçe ve olgularla da desteklenmesi gerekir. Bir roman kahramanı “kanser” hastalığına yakalanıyorsa bu hastalıkla ilgili temel terim ve kavramların kurgu içinde yerli yerinde kullanılacak derecede bilinmesi, hatta özümsenmesi gerekir. Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi’nde, bazı kahramanlar üzerinden sinema ve müze tarihçisi gibi davranıp okuru bilgi bombardımanına tutması örneğinde olduğu gibi. Bahçıvan ve Ölüm’deki bir paragraf ve üç cümle Gospo’nun dersine ne kadar iyi çalıştığının kanıtıdır. Kanser ve dolayısıyla tıp literatürüne bu kadar hâkimiyet yazarın mesleğine saygısını gösterir ve bu emek sonuna kadar alkışı hak eder:

“Bilateral apikal fibrozis… Plevra tabanlı yüksek metabolik aktiviteye sahip lezyon… Karaciğerin her iki lobunda 55 mm’ye ulaşan farklı büyüklüklerde yüksek m. aktiviteye sahip çok sayıda lezyon, daha büyük olanlarda masif merkezi nekroz… Sol femurda ve boyunda çok sayıda metabolik olarak aktif kemik metastazları, sağ femur ve boyunda… Beyin-omurilik kanalına yayılma şüphesi…

Şimdiye kadar Latincenin ölü bir dil olduğunu bilirdim.

Şimdi onun ölümün dili olduğunu biliyorum.

Ölüm Latince konuşur.” (s. 32)

Paragrafı biraz daha anlaşılır hâle getirelim: “Bilateral apikal fibrozis”, akciğerlerin üst bölümlerinde her iki tarafta eskiye ait sertleşmiş doku izlerini ifade eder. “Plevra tabanlı yüksek metabolik aktiviteye sahip lezyon”, akciğer zarına komşu, hücresel olarak yoğun faaliyet gösteren (çoğu zaman kanserle ilişkili olabilen) bir anormal alanı tanımlar. Karaciğerin her iki lobunda 5,5 cm’ye kadar ulaşan ve “yüksek metabolik aktivite” gösteren çok sayıda lezyon bulunması, bu organda birden fazla aktif tümör odağı olduğunu düşündürür. “Masif merkezi nekroz”, büyük kitlelerin ortasında hücre ölümü ve doku yıkımı olduğunu belirtir. “Femurda ve boyunda metabolik olarak aktif kemik metastazları” ifadesi, hastalığın uyluk kemiği ve kalça bölgesine yayılmış olduğunu anlatır. “Beyin-omurilik kanalına yayılma şüphesi” ise hastalığın omurilik kanalına doğru ilerlemiş olabileceğini, ancak bunun kesinleşmediğini belirtir. Genel olarak bu paragraf, bir hastalığın birden fazla organa yayılmış ileri evresini tarif etmektedir.

Bir roman kahramanının çaresi olmayan bir hastalığa yakalanması, bunun raporlar da göz önünde bulundurularak “steril tıbbî bir dille” bu kadar başarılı bir şekilde ve okuru metinden uzaklaştırmayan bir yaklaşımla yazıya dökülmesi romancılık tarihi bakımından kıymetlidir. Ve şu ifade, dünya dillerinin en çarpıcı, yakıcı ve kalıcı olacağını düşündüğüm tespitlerinden birini içerir: “Şimdiye kadar Latincenin ölü bir dil olduğunu bilirdim. / Şimdi onun ölümün dili olduğunu biliyorum.

Kendi cümlelerimle toparlayayım: Bütün bu raporlar, terimler, göstergeler kronikleşen ve sık sık alarm verip bir ucu dünya değiştirmeye kadar çıkan çaresizlikleri bize haber vermiyor mu?

Bu tavrın Türk edebiyatındaki çarpıcı örneklerinden biri Behçet Necatigil’in ölmeden bir ay önce bir şair ve kanser hastası olarak “Bronskopi” başlığıyla kaleme aldığı şiirdir. Tıbbî bir yaklaşımla söylemek gerekirse bir yazarın kendi eliyle yazdığı ölüm(ü kabulleniş) belgesi olarak da düşünülebilecek “patoloji raporu”dur bu metin. Şiirde hayatla kurgu iç içe geçer, yazarla eser de. Şiirin öznesi bu sefer metinde yer vereceği temayı ve terimleri kitaplardan değil hayatın kendisinden, yaşadıklarından, dinmeyen acılarından öğrenir. Çocukluğundan beri yakasını bırakmayan “adenit tüberküloz”la baş etmeyi başaran ve bir şekilde yaşama tutunan Necatigil kansere söz geçiremez ve hayata, hayatını adadığı şiirle veda eder. Onu tanıyanlar bilir ki Necatigil’in hayatı da şiire dâhildir ve yük değildir. (“Şairler yazmadan önce / Kimse ölümü sevmezdi.”)

“Genel anestezi altında

Sağ ana bronşa girildi

Kısmen mobil ve normal mukoza

Açık bronş ağızları, segment ve lob

Sekresyon yok, tümöral bir kitleye rastlanmadı.

Dışarıdan ve sol yandan baskı altında

Sol ana bronş

Rijit bronkoskopiyle görülen bir kısmında

Mukoza normal.

İntrabronşit bir patolojiye rastlanmadı.

Sol plevrada sıvı görünümündeki yere

Torosentez yapılması gerekir.

Hasta bu durumda bir mediasten tümörü

Bir mediasten tümörü

İzlenimini veriyor

İnoperabl bir tümör. 10 Kasım 1979”)4

*bronskopi: burun veya ağız yoluyla ince, plastik bir kamera tüpü ile akciğerler ve solunum yollarının incelendiği işlemdir.

*bronş: soluk borusunun/yollarının akciğere uzanan bölümü

*mukoza: sindirim (ağız, mide, bağırsaklar) ve solunum (burun, soluk borusu) sistemlerini kaplayan nemli tabaka/kısım

*lob: parça/bölüm, her akciğer segmentlere ayrılır

*segment: her lob da daha küçük segmentlere ayrılır

*sekresyon: salgı maddesi (ıslak, sümüksü akıntı)

*tümör: iyi ya da kötü huylu olabilen kitle

*rijit bronskopi: alt solunum yolunu incelemek ve görüntülemek için kullanılan araç

*intrabronşit: bronşların içi

*plevra: akciğerlerin dışını kaplayan bağ doku

*torosentez: göğüs kafesinden tüple girerek plevralar arasındaki sıvıdan örnek almak

*mediasten: göğüs kafesinde yer alan ve akciğerin arkasında kalan alan

*inoperabl: ameliyat edilemez/son seviye tümör

*adenit tüberküloz: tüberkülozun (verem) akciğer dışında görülen ve cilt üzerinde oluşan belirtisi

“İnoperabl tümör” son aşamada, ameliyat edilemez tümör demektir. İnsan kendi sonunu tıbbî bir terimle ancak bu kadar sakince ve kabullenişle (tevekkülle) haber verir diyor, annesi hemşehrim olan Necatigil’e rahmet diliyorum. Daha fazla “Bronskopi”ye girmiyorum çünkü metin ve anlam kanıyor. (“Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar / Diş değil, tırnak değil bir mendil niye kanar / Mendilimde kan sesleri.”)

Gospo’nun kurgu için çalıştığı konuları Necatigil’in hayat dersinde öğrenmesi her zaman içimi acıtmıştır. Peyami de Necatigil’e benzemez mi bu yönüyle? Pamuk daha çok Gospo’nun yöntemini benimser. (Hasta sanatçılar çoktur ama saralı Dostoyevski ile beynindeki tümörünün erken yaşta Türkçeden kopardığı Oğuz Atay’ı anmazsam olmaz.) Yazanla okuyanı en uygun istasyonda buluşturmak için eleştirmenlerin (hatta akademisyenlerin) en az yazarlar kadar dersini iyi çalışması ve özverili olması gerekmez mi? Elbette gerekir, yoksa bahçıvanları olmayan çorak bahçede nitelikli okur yetişmeyecek. İyi yazarlar iyi okurlarla nefes alır, onlar olmazsa kalem de ölür, dil de, bahçe de… Dilsizlik (yani Türkçesizlik) cinnetin cehaletle at başı gittiği düşme hâlidir.

Bu yazıda “kanser” konulu filmlere, Karadeniz’in kanserle savaşına, Çernobil’e, Svetlana Aleksiyeviç’in Nobel alan Çernobil Duası Geleceğin Tarihi’ne, Volkan Konak’ın Cerrahpaşa türküsüne ve benim için Kaçkar Dağları’nın içli deresi Kâzım Koyuncu’ya giremedim. Bütün sularını hüzün ve insanlık denizine akıtan Koyuncu’ya ve “Gelavera Deresi”ne borçlu kaldım.

Kısa yaz diyor dostlar (haklılar “yaz” da kısa “ömür” de) az yaz demek bu benim için aynı zamanda. Onlara bir müjdem var, çoğu gitti azı kaldı.

Ekler:

Kanserli bir hatıra:

“1960 darbesinde zulme uğrayan Tevfik İleri çektiği sıkıntılar sonucunda kanser hastalığına yakalanır. Büyük acılar sonucunda metanetini kaybetmeyen bu insan 31 Aralık 1961’de Hakk’a yürür. Cenazesi kaldırılırken onu çok seven bir hemşire fazla ağlayınca “sorgu”ya çekilir. Neden bu kadar çok ağladığı sorulur hemşireye. Cevap şöyledir: “Ben mesaim ile idareye bağlıyım, duygularımla değil…”

Bir dost mektubu:

“Hayırlı Ramazanlarınız olsun Üstadım.

Bahçıvan ve Ölüm merkezli yazılarınızı tıpkı diğer yazılarınız gibi beğenerek ve büyük keyif alarak okuyorum. Bahsi geçen romanı okumaya çalıştım çok zorlandım. Zorlanmamın sebebi kitapla ilgili değil kendimle ilgili. Çok şükür ki benim annem ve babam hayatta, epeyce yaşlandılar. Hele babam tam piri fani oldu. Çocukluğumda ve gençliğimde hatta dört beş sene evvel gölgesinden dahi korktuğum babamı bu halde görmek değişik bir duygu. Bir Türk filminden bir replik kazınmıştı zihnime: Babalar çocuklarını yıkarken güler, çocuklar babalarını yıkarken ağlarmış. Nasıl dokunaklı bir söz… Ne zaman anneciğimin yanından ayrılsam aklıma Ah Muhsin Ünlü’nün “-Resulullahla Benim Aramdaki Farklar-” şiiri geliyor:

“Resulullah süper bir insandı, ben o kadar değilim.

Resulullah yolda Ebu Bekir’i görse ‘Es Selamu Aleyküm Ya Sıddık’ derdi,

Ben yolda Ebu Bekir’i görsem tanımam.

Resulullah asla yalan söylemezdi; ben annem ölürken hiç ağlamadım.

Ben annem ölürken çok ağladım çünkü annem

Gırtlağından hırıltılar çıkarırken nasıl terliyordu, görmeliydiniz.

Resulullah Azrail’i yolda görse tanırdı.

Ben Azrail’i annemin yanında görseydim ona bir çift lafım olurdu.

Derdim ki: ‘Şimdi yani af edersin ama o sıktığın annemin gırtlağı.’

Resulullah olsa ona bunları söylesem o bana gülümserdi;

O bana gülümserdi, ben ona derdim ki:

‘Anam babam yoluna feda olsun ey Allah’ın Resulü;

Fakat şu koca melek, annemin gırtlağını sıkıyor, bir şeyler yapamaz mıyız?..’

Resulullah orada olsaydı annemin elini tutardı derdi ki:

‘Kızım ha gayret!’;

Ben orada olsaydım annemin elini tutardım ve derdim ki:

‘Anneciğim ölmesen…’

Ben oradaydım annemin elini tuttum ve dedim ki:

‘Anneciğim seni ben…’

Annem döndü bana bir baktı o bakışı görmeliydiniz.

Resulullah o bakışı görseydi merhametten ağlardı;

Ben o bakışı gördüm, haşyetten bayılacaktım ama annem elimden tuttu.

Ne tuhaf, anneler ölürken bile çocuklarının

Anneler ölürken bile çocuklarının ellerini bırakmıyor ne tuhaf…

Resulullah çok şanslı bir insan

Annesi öldüğünde o küçücüktü;

Benim annem öldüğünde ben küçücük değildim,

Zaten şanslı birisi de değilimdir, filmlerim iş yapmaz.

Annem daha yeni öldü fazla uzaklaşmış olamaz!

Olamaz dedim annem son nefesini alıp da vermeyince

Verse de ben alsam onu, içim ferahlasa, siz de görseniz

Resulullah tutsa annemin elinden birlikte geçseler çölü

Nasıl olsa Resulullah da ölü annem de ölü…”

Benim basit duygusal dünyamla kıymetli zamanınızı almak istemem. Hâsılı kelam çok büyük bir kültür birikiminden damıtılmış yazılarınızı ilgiyle takip ediyor ve devamını bekliyorum. Bana öyle geliyor ki her yazınız sindirilerek okunmalı, üzerinde düşünülmeli, sohbetlere, yeni yazılara konu olmalı. İnşallah bir gün olur ama korkarım ki ba’de harab’ül Basra… Kalın sağlıcakla…

Selamlar, hürmetler…”

1 Edebiyatın hastalıkla imtihanıyla ilgili olarak şu kaynak okunabilir: Selçuk Çıkla, Edebiyat ve Hastalık, Kapı Yayınları, İstanbul 2016, 320 s.

2 Bilge Ercilasun, “Edebiyatımızda Marazîlik”, Yeni Türk Edebiyatı Üzerine İncelemeler 1, Akçağ Yayınları, Ankara 1997, s. 413.

3 Georgi Gospodinov, Bahçıvan ve Ölüm, Metis Yayınları, İstanbul 2025, 201 s.

4 Behçet Necatigil, “Bronskopi”, Şiirler 1972-1979 (Bütün Yapıtları), YKY, İstanbul 2000, s. 438.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ