HİLMİ YAVUZ İLİMBEY’E GELDİ Mİ?
Geldi, hem de birkaç kere.
Şairin “Ruhum, İlhan Berk köprüden geçiyor duyuyor musun?” dizesiyle iç benine seslenmesinden hareketle “ Adapazarı’nın Hilmi Yavuz’un İlimbey’e gelmesinden haberi oldu mu?” derseniz buna nasıl cevap vereceğimi bilemem. Bu memleketin kültürle, sanatla, edebiyatla bağları pamuk ipliğine bağlıdır ve bu minvaldeki değirmenleri taşıma suyla döner. Sizin mavi gök duasına çıkmanız müstehzi bakışlar altında ufalanır, yiter.
Geyve’yi, Taraklı’yı, Sapanca’yı, Akyazı’yı, Karasu’yu, Ferizli’yi, Hendek’i veya bir bütün olarak Adapazarı’nı biraz öne çıkarırsanız şehrin devşirme muktedirlerinden sözle veya tavırla azar işitebilirsiniz. Siyasete tahvil edilmeyen hiçbir şeyin bu topraklarda değeri yoktur. Oysa Adapazarı’nın canlı, içten beslenen, menfaatler üstü bir sanat ve kültür yapılanmasına/ortamına/iklimine ihtiyacı vardır. Hem de geç kalmadan.
Neyse, Hoca’ya dönelim.
Hilmi Yavuz’un İlimbey’e (02 Ağustos 2025, Cumartesi) gelişine şahitlik edenlerden biri de bendim. Popüler ifadeyle söylemek gerekirse “Ben de oradaydım!”. Sadece gelmekle kalmadı neredeyse beş saat dinlenmeden, ara vermeden (veya aralarda da konuşarak), bahçede toplananlara doksan yıllık ömründen inciler süzdü Hoca. Şiirden, edebiyattan, başka dillerin edebiyat ürünlerinden, çevresinde bulunduklarından, ilham aldıklarından ve verdiklerinden, medeniyet tasavvurundan, sanatın temel terim ve kavramlarından herkesin anlayabileceği bir dille uzun uzun bahsetti.
Geyve Boğazı’nın yeşil ve şiirsel köylerinden biri olan İlimbey’de, 16 Temmuz 2025, Çarşamba günü “Oruç Aruoba’nın Doğançay’ın Çınarları Kitabında Şiir-Felsefe İlişkisi” konulu Ercan Yılmaz’ın sunumuyla başlayan “İlimbey Akademi”nin1 beşinci ve “Hâşim’in ‘Bahçe’ Şiirini Bir Heterotopya Olarak Okumak” adlı sunumuyla son konuşmacısı Hilmi Yavuz’du. Açık havada, Ercan Yılmazların bahçesindeki havuzun kenarında, Ginkgo Biloba(“sanatta ilham kaynağı olan, hiçbir yakın türü ve benzeri bulunmayan, kendini özgü bir bitki”) ağacının çevresinde toplanan yediden yetmişe yüzlerce kişi büyük bir dikkatle Hoca’yı dinledi. Hilmi Yavuz’u, hele hele böylesine doğal bir ortamda görmek ve dinlemek, bu topraklar için yüzyılın mühim olaylarından biriydi bence. Abartmıyorum ve ne dediğimin farkındayım. Başta Ümmügülsüm Yılmaz, Sevde Merve Eryılmaz, Ceren Kayı, Banu Gence Koç, Sinan Koç olmak üzere böylesine güzel bir ortamın hazırlanmasında birçok gönüllünün emeğinden bahsetmezsek olmaz. Süleyman övgüsünü hak eden karınca gibiydiler, kendilerine buradan bir kere daha teşekkür ediyorum.
…
Hilmi Yavuz’un konuşmasının merkezinde Hâşim ve dolayısıyla “bahçe” olunca, her zaman yaptığım gibi bellek havuzumda tematik bir taramaya giriştim. Şiir hafızamın bahçeli köşesindeki ilk şiir Faruk Nafiz’e aitti. Sen-ben karşıtlığı üzerinden kurgulanan “Sanat” şiirinde, yapaylığa gönderme yapan “bahçe”nin karşısına doğallığın taşıyıcısı ve simgesi olarak “diyar” sözcüğü konulmuştu:
“Yalnız senin gezdiğin bahçede açmaz çiçek,
Bizim diyarımız da bin bir baharı saklar.”
Faruk Nafiz’in saklı baharlarından sonra, belleğimdeki bahçeli şiirlerden birkaç dizeyi sizinle paylaşmak isterim:
“Bahçe kapısına varmadan daha,
Baygın kokusu ıhlamurun,
Gölgesinde bir sıra, der gibi:
-Oturun!” (Ziya Osman)
…
“gizli bahçenizde
açan çiçekler vardı
gecelerde ve yalnız.
vermeye az buldunuz
yahut vakit olmadı” (Necatigil)
…
“biliyorsun, en bakımlı bahçe
sessizliktir” (Hilmi Yavuz)
…
“Ey Abva’da yatan ölü,
Bahçende açtı dünyanın,
En güzel gülü.” (Arif Nihat)
…
“Rabbim, Rabbim, bu işin, bildim nedir Türkçesi,
Senin aşkın âteştir, âteşin gül bahçesi.”
“Ondan kalan, boynu bükük ve sefil,
Bahçeye diktiği üç beş karanfil…” (Necip Fazıl)
…
“Bir akşamüstü / oturup / hapishane kapısında / rubailer okuduk Gazali’den:
Gece: / büyük laciverdî bahçe.” (Nâzım Hikmet)
…
“Akşamları gelir incir kuşları,
Konarlar bahçemin incirlerine,
Kiminin rengi ak kiminin sarı,
Ah beni vursalar bir kuş yerine,
Akşamları gelir incir kuşları.”
“İlkin sakin kiraz bahçeleridir andığım eski günlerden.” (Sezai Karakoç)
…
“Ey, iki adımlık yerküre
Senin bütün arka bahçelerini gördüm ben!” (Nilgün Marmara)
…
“Hâlâ doludur bahçeler en tatlı sesinle.”
“Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden.” (Yahya Kemal)
…
“Bütün bahçeler kilitli,
Anahtar Tanrı’da kaldı.”
“Gün olur ki gökyüzü para eder,
Ne deniz kenarı ne bağlar bahçeler.” (Cahit Sıtkı)
…
“Bir renk çığlığı içinde bahçemizden
Bir el çıkarmaya başlar bohçamızdan
Lavanta çiçeği kokan kederleri
Hoyrattır bu akşamüstüler daima.”
“Yaz, kış yeşil bir saksı ıtır pencerede;
Bahçende akasyalar açardı baharla
Ne şirin komşumuzdun sen, Fahriye Abla!” (Dıranas)
…
“Tuna boylarında sıra serviler,
Tan yeri estikçe sessiz ağlarmış,
Gül bahçelerinde baykuşlar öter,
Bu virânelikler eski bağlarmış.” (Fuat Köprülü)
…
“Önümden geçen yol
tıkandı,
Çevremdeki bahçeler
daraldı,
İçimde yaşayan insanlar
azaldı:
Yalnızlaştım.” (Oruç Aruoba)
…
“Ey yağmur sonraları, loş bahçeler, akşam sefaları,
Söyleşin benimle biraz bir kere gelmiş bulundum.” (Edip Cansever)
…
“Bahçemde açılmaz seni görmezse çiçekler,
Sahil seni, rüzgâr seni, akşam seni bekler.” (Şarkı sözü)
Son “bahçe” en sevdiğim türküden olsun, boyu uzun, yeşil çınarlı ve gizli:
“Bahçede yeşil çınar,
Boyun boyuma uyar,
Ben seni gizli sevdim,
Bilmedim âlem duyar.”
…
Konunun ustasından Ahmet Hâşim’in “bahçe”sini dinlemek için konuşma başlamadan bir saat önce Ercan Yılmazların bahçesindeydim. Hoşbeşten ve edebiyat tarihinin sarı sayfalarında bir süre dolaştıktan sonra sohbetimiz, Hoca’nın, kendisi için hazırlanan anı kitabına yazdığım yazı için teşekkür etmesiyle devam etti. Bellek, dikkat, rikkat ve tevazu dersiyle bir başka deyişle. O yazıda da anlattığım gibi hocanın beni en çok cezbeden tarafı, ele aldığı konularda her şeyden önce terimsel ve kavramsal bir çerçeve oluşturmasıydı. Öğrenmeye açık her insan/okur, onun herhangi bir yazısını okuduğunda ya yeni bir terim, kavram, kuram, bağlam fark eder ya da bildiği bir konuyu somut örneklerle pekiştirir. “Hâşim’in ‘Bahçe’ Şiirini Bir Heterotopya Olarak Okumak” konulu konuşmanın daha başlığında nasibimize düşen kavram “heterotopya”ydı. Ütopyanın gerçek dışı mekânsallığının karşıtı olarak üretilen bu kavram tümüyle gerçekliğe yaslanırmış. Temelde tıbbî bir terim olup “bir hücrenin veya dokunun olması gerekenden farklı bir anatomik bölgede ortaya çıkarak orijinal doku ile yarattığı istisnai melezlik” veya başka bir ifadeyle “insan vücudundaki bir organın normal ve bilinen yerde değil başka yerde olması durumu” gibi anlamlarda kullanılan bu kavram Foucault’nun elinde başka bir yapı ve bağlama bürünür. “Öteki, başka, farklı” anlamındaki “heteros” ile “yer” anlamındaki “topos” kelimelerinin birleşmesinden oluşan bu ibareye “değişik, farklı, öteki yer” karşılığını vermek yanlış olmaz. Heterotopya’yı “bir gerçek mekânın içinde birçok zaman ve mekânın barınması” olarak herkesin anlayabileceği şekilde tanımlamak da mümkün. (Bu kavramın çeşitlerini, temel özelliklerini merak edenler H. Yavuz’un konuşma başlığıyla aynı adı taşıyan yazısına bakabilirler.) Bu tanımdan sonra, daha çok şiirle yoğrulan zihnim Ahmet Hamdi’nin iki dizesiyle kodladı “heterotopya”yı:
“Bir zafer müjdesi burda her isim:
Sanki tek bir anda gün, saat, mevsim.”
(“Gül, ey bir âna sığmış ebediyet rüyâsı!” dizesi de bu bahsi çağrıştırmıyor mu?)
Bu dizenin (dizelerin) heterotopya mekânları olarak öne çıkan müzeler, cezaevleri, sinema salonları, mezarlıklar vb. üzerinden sağlaması yapılabilir.
(Yunanca bilen bir dosta sordum “heterotopya”yı. “Gerçek dünyaya ait ama onun dışında işleyen.” dedi. Yani “dünyalar içinde dünyalar, zamanlar içinde zamanlar, mekânlar içinde mekânlar.”)
…
Gelelim Hâşim’in şiirine:
Bir Acem bahçesi, bir seccâde
Dolduran havzı ateşten bâde
Ne kadar gamlı bu akşam vakti
Bakışın benzemiyor mutâde
Gök yeşil, yer sarı, mercan dallar
Dalmış üstündeki kuşlar yâda
Bize bir zevk-i tahattur kaldı
Bu sönen, gölgelenen dünyada
(Konuyu dağıtmamak için H. Yavuz’un konuşmasından (ve yazısından) alıntılıyorum:
“… Öncelikle Foucault’nun metninde bir heterotopya örneği olarak atıfta bulunduğu ‘Acem bahçesi’, ‘havuz’ ve ‘halı’nın, Hâşim’in şiirinde de, heterotopya inşası için büyük önem taşıyan değişiklikle (‘halı’ yerine ‘seccade’) birebir yenilenmiş olmasının, kışkırtıcı bir tevafuk oluşturduğunu belirtelim. Söylemesi bile fazla: Foucault’nun ‘Acem bahçesi’ heterotopyası için söyledikleri, Hâşim’in ‘Bahçe’si için de geçerlidir.
Dahası var: Hâşim’in ‘Bahçe’si ‘mutad’ olmayan [‘mutade’ benzemeyen] bir bakışla gözün görme alanına sunulmuş bir mekândır. ‘Mutad’ ya da alışılmış olmayan’ı lafzî bir okuma ‘Bahçe’nin, Foucault’nun deyişiyle, ‘bir tek gerçek yer üzerinde, aslında bir araya gelmesi imkânsız birkaç mekânı, birkaç konumu ‘yan yana getirmiş’ bir heterotopya olduğunu imler. Öte yandan:
[a] Doğa’nın, izlenimci bir alımlamayla gökyüzünün mavi değil yeşil, yer’in sarı ve dalların da kızıl [‘mercan’] renklerle verilmiş olması
[b] Dahası, sadece ‘Acem bahçesi’nin değil, ‘havuz’un suyu’nun da, günbatımı [‘akşam vakti’] kızıllığı ile ‘ateşten bâde’ye benzetiliyor olması,
[a] ve [b] şıkları, Hâşim’in ‘[Acem] Bahçe’sinin bir heterotopya olarak inşasında yan yana getirilen ögelerin [bahçe, havuz, yeşillikler] metaforik bir okumaya açık olduğunu gösterir. Lafzî okuma ile bir heterotopya mekanı olan ‘Bahçe’, metaforik bir okumayla bu kez ütopya olarak okunabilmeye açılır. Belki de şu bile öne sürülebilir: Şiirde metaforun, heterotopik bir mekânı hayali bir mekâna, dolayısıyla bir ütopya’ya [Foucault’nun deyişiyle: ‘temelde ve özünde gerçek dışı’ bir mekâna] dönüştürmek gibi bir işlevi olabilir. Bu, ‘Bahçe’ şiirinin hem ütopik hem de heterotopik bir mekân olarak okunmasını mümkün kılar. ‘Bakışın mutade benzemiyor’ olması, hem ütopik hem de heterotopik okumaya ilişkin bir bakış olarak problematiktir.”
…
“Foucault’ya göre,‘bir heterotopya olarak ‘bahçe’, tıpkı sinema ya da hamam türünden ‘geçiş’ ‘heterotopyalarının ‘en eski örneği’ olarak çelişik mekânların formunu edinme özelliğine sahiptir: ‘unutmamak gerekir ki’ diyor Foucault, ‘şaşırtıcı bir kreasyon olarak bin yıllık bir geçmişi olan bahçe, Doğu’da, birbirinin üzerine binen [superposé] ve çok derin anlamlara [significations] sahiptir. Dikdörtgen biçimiyle Dünyanın dört bölgesini bir araya getirip içine alarak, onu [Dünya’yı] temsil eden geleneksel İran bahçeleri, kutsal mekânlar varsayılırlar.’ Foucault, ötekilerden daha çok kutsallık atfedilen ‘havuz’un [‘Dünyanın göbeği’], fıskiyenin ve yeşilliklerin [vegetations], bahçede bir araya geldiklerini ve bahçenin bir tür mikrokozmos olarak alımlandığı kanısındadır. Daha doğru bir deyişle, ‘bahçe, hem Dünya’nın en küçük parçası, hem de Dünya’nın tamamı’dır [la totalité du Monde’]’; bu farklı mekânları [havuz, fıskiye, yeşillikler] yan yana getirdiği için de, bir heterotopya’dır.
Halılara gelince, Foucault halı’nın bahçenin bir ‘röprodüksiyonu’ sayıldığını; ‘Dünyanın simgesel mükemmeliyetini ifâ eden’ halının, bir tür ‘mobil bahçe’ olduğunu bildiriyor.”)
…
Foucault’nun ütopyayla ilgili “Des espaces autres/Başka Mekânlara Dair” (1967) adlı yazısından yola çıkarak “Bahçe” şiirini dize dize tahlil eden, bu metin bağlamında gelen sorulardan hareketle edebiyatın ve sanatın diğer bahirleriyle ilgili görüşlerini bizimle paylaşan Hoca’nın söylediklerinden -aklımda kaldığı kadarıyla- bir seçki yapmak isterim:
*“Aidiyet” ve “mensubiyet” kavramlarının önemli olduğunu söyledi Hoca. Aidiyet, bizim bağlı olduğumuz medeniyettir ve bu medeniyetin adı İslam medeniyetidir, dedi ve devam etti: Dolayısıyla bizim “aidiyetimiz” İslam medeniyetinedir. Tanzimat’tan sonra başka bir medeniyete intisap ediyoruz ve Batı medeniyetiyle bir “mensubiyet” ilişkisi kuruyoruz. Bu aidiyet değil mensubiyettir. Tanzimat’tan sonra, aidiyet ve mensubiyeti birlikte ve eş zamanlı olarak yaşıyoruz. Bu durum Osmanlı için olduğu kadar Cumhuriyet sonrası için de geçerlidir.
*Hoca, beslendiği kaynaklarla ilgili bir soruya cevap verirken şiirsel soy kütüğünü dinleyicilerle paylaştı. “Benim şiir soy kütüğümde dedeler var: Ahmet Hâşim, Yahya Kemal. Babalar var: Behçet Necatigil, Asaf Halet. Bir de Necip Fazıl ve Sezai Karakoç gibi değerli bulduklarım var.”
*Hoca, gençlik yıllarında Kurtalan Ekspresi’yle yaptığı bir yolculukta tren Ankara’da durunca dört beş dergi birden satın aldığını, bunlar arasında Hisar’ın da bulunduğunu, Hisar şairlerine şöyle bir göz attıktan sonra çok da alışılmamış bir şekilde tam sayfayı kaplayan bir şiirle karşılaştığını (Haziran 1952), şiiri çok beğendiğini ve yolculuk bitmeden ezberlediğini anlattı bahçedekilere. Bu yolculuk ve dergi hem “Mona Roza”yı hem Sezai Karakoç’u bir daha çıkmamak üzere Yavuz’un hayatına sokar.
*Son zamanlarda Beyoğlu’nda yürürken bazı insanların kendisini “şiir okuyan biri” olarak tanıyıp durdurduğunu, sarıldığını, fotoğraf çektirdiğini de anlattı Hoca. “Ahmet Gazali’nin şiirini okuduktan sonra on milyon tıklama aldığım için üzgünüm.” dedi. “Şiir okuduğu için değil, yazdığı şiirler okunduğu için mutlu olur bir sanatkâr.” diye de ekledi.
*Serbest konuşmalar bölümünde Hoca’nın iki hanımefendiyle konuşmasına kulak misafiri oldum. Şerif Mardin’in Fransızcadan Türkçeye çevrilen bir yazısında önemli paragraflardan birinin atlandığını (veya Şerif Mardin’in bu kısmı çıkarmış olabileceğini) bununsa çeviri etiği bağlamında sorunlu bir durum olduğunu anlatıyordu Hoca. Söze karıştım, Tanzimat’tan sonra çeviriden çok adaptasyonlara rastlandığını, çevirmenlerin beğenmedikleri veya tepki çekeceğini düşündükleri yerleri dışarıda bıraktıklarını söyledim, Ahmet Mithat’ı da örnek gösterdim bu bahse. Hoca, Mardin’in Türkçeye çevrilirken kırpılan yazısıyla ilgili bir makale yazdığını, bunu isteyenlere gönderebileceğini söyledi. Bir gün sonra “academia”dan gelen mesaj “Hoca unutmaz!” dedirtti bana, yazı paylaşılmıştı. “Sivil Toplum ve Şerif Mardin” başlıklı yazıda Hoca’nın altını çizdiği yeri buraya almak istiyorum:
“… Prof. Mardin, bu makalesini, ilk defa Türkçe olarak şimdi ne yazık ki, yayınına son vermiş olan ‘Defter’ Dergisinde yayımladı (Defter, Aralık-Ocak 1987) ve daha sonra da, dergide yayımlandığı biçimiyle ‘Türkiye’de Toplum ve Siyaset’ (Makaleler 1, 1990) adlı kitabına aldı. Ancak, Fransızcadan Türkçeye aktarırken Prof. Mardin’in bazı değişiklikler yaptığı da gözlemleniyor. Yazar, elbette, kendi makalesi üzerinde dilediği gibi tasarruf edebilir ve hiç kimsenin buna bir diyeceği olamaz! Ancak, Prof. Mardin’in yaptığı, (bence son derece dikkate değer!) bir değişiklikten söz etmeden geçemeyeceğim. Fransızca makalenin sonunda Prof. Mardin, özellikle Asr-ı Saadet uygulamasına atıfta bulunarak, ‘Türk halkının, John Stuart Mill’i okudukları için değil de, İslami geçmişleri dolayısıyla modern demokrasiyi desteklediğini’ belirtmişken (‘Paradoxalement, c’est a cause de ce passé islamique et non parce qu’elles auraient lu J.S. Mill que les masses turques soutiennent la démocratie moderne.’), Türkçe metinlerde bu cümleye yer vermemiştir. Oysa İslam, Demokrasi ve ‘Sivil’ toplum ilişkilerinde, bence elbet, çok açıklayıcı ve zihin açıcı bir verimli tartışmaya yol açabilecek bir tekliftir bu ve üzerinde durulması gerekir. Her ne kadar, ‘demokrasi’ kavramının İslami geçmişe uygulanmasında kaçınılmaz olarak bir anakronizme düşme olasılığını da hesaba katmak gerekse de!”2
…
Konuşma bittikten sonra Hoca, akşamın tanığı yıldızların altında ve cırcır böcekleri eşliğinde dinleyicilere şiirlerinden örnekler sundu. Rüya Şiirleri’ndeki metinleri, gördüğü rüyalardan hareketle yazdığını, rüyaları uzun bir uğraşıdan sonra şiire dönüştürdüğünü anlattı bize. “Rüya ve Aşk” şiirini okudu önce. Şiiri okumaya geçmeden Mallarmé, Verlaine ve Lâle Devri’nden yola çıkarak Yahya Kemal dersi verdi. “Rüya ve Şair”i okudu peşi sıra, şiirin Behçet Hoca için yazıldığını kulağımıza fısıldayarak. Şiirle başlayan akşam şiir gibi devam etti ve şiirlerle bitti.
Sizi bilmem ama sadece Adapazarı’nda doğan ve yaşayanların değil, demir veya kara yoluyla buradan geçenlerin dahi çetelesini tutanlar için Hilmi Yavuz’un İlimbey’deki hasbihaline zaman ayırmamak öyle uydurulmuş bahanelerle geçiştirilecek bir konu değil. Bir şehir ruhu ve kültürü oluşturulacaksa bunun yolu, bu tür gösterişsiz ama içi dolu faaliyetlere kucak açmaktan, ilgi göstermekten geçiyor. Yoksa şehir de, tarihi de, kültürü de öksüz kalmaya devam eder. (Bu şehrin fabrikalar ve iş sahaları kadar müzelere ve sanat galerilerine de ihtiyacı var. Sanatsız kalan şehir kasaba olmaktan kurtulamaz.)
İlimbey’den dünyaya yayılan Hilmi Yavuz inceliği uykularımızı kaçırsın, bize ve şehrimize yeni ufuklar açsın, ilham versin isterim.
1 Ercan Yılmaz öncülüğünde Geyve’nin İlimbey Köyü’nde toplam beş programdan oluşan bu faaliyet kamuoyuna şöyle ilan edilmiştir: “İlimbey Akademi, kültür, sanat ve doğaya dair bahçe sohbetlerini içerir. Katılım ücretsizdir.”
2 https://www.academia.edu/143241503/Sivil_Toplum_ve_%C5%9Eerif_Mardin?email_work_card=view-paper