YEŞİL TEDİRGİNLİK
YEŞİL TEDİRGİNLİK
Bunca yıllık insanlık tecrübe ve birikimi gösteriyor ki bir memleket, kurum, yapı veya varlık iç içe geçmiş ve temelde birbirine bağlı iki olgunun birbirini tamamlamasıyla ayakta tutulur, geleceğe taşınır: Mevcudu koruyarak ve geleceği öngörerek.
Bunlardan ilki, ikincisinden daha önemli, değerli ve önceliklidir. Çünkü onda geçmişte ve hâlihazırda yaşayanların alın teri, emeği ve hakkı vardır. Dolayısıyla yapılacak bütün atılımların, faaliyetlerin, projelerin başlangıç, oluşum ve dönüşüm noktasının merkezinde sahip olunanların ayırdında olmak ve değerini bilmek yatar.
İkincisi de ilki kadar gerekli, mühim ve stratejiktir. Ayağı yere basan fütürist yaklaşım ve algılar olmadan (yani hayal kurmadan) değişim, gelişim ve süreklilik sağlanamaz. Günün kazanımları bir yere kadar rahat ve güvende yaşamanıza kapı aralayabilir fakat geleceği öngörmek (hatta belirlemek) sizi, sizinle rekabet edenlerin önüne ve üstüne taşıyabilir.
Bir örnekle konuyu daha anlaşılır kılalım: Dünyanın en sağlam ve gösterişli arabalarını yapabilirsiniz fakat gelecek öngörünüze -yani mevcutta sahip olduklarınıza- geleceğin yenilikçiliğini (inovasyon) kurgulayıp eklemleyemezseniz, hibrit ve elektrikli araba üretiminde veya rekabetinde bir anda geride kalabilirsiniz. Otomobil piyasasında Alman-Çin rekabeti ve tersine dönmeye başlayan eğilimler (trend) bu bağlamda ders niteliğindedir. Çünkü akmayan sular, başarılar, hayaller; gelişime, değişime, yeniliğe de odaklanmayan üretimler ilanihaye canlılığını sürdürüp koruyamaz. Uluslararası rekabette, daha bir gün önce piyasaya sürülmeye başlanan araçlar karşısında “mercedes”iniz, “audi”niz, “bmw”niz, “porsche”niz yolda kalabilir.
Bütün bunların bize bakan yüzünü de konuşalım. Mevcudu iyileştirerek yürüyelim mesela, omurgayı sağlamlaştırmadan sürekli bir şeyleri değiştirmeyi deneyerek değil. Aklımızda tekrar tekrar yinelenen “yeni”ler olmasın. Çünkü bu hâlin dildeki (eğitimdeki, sanayideki, piyasalardaki) karşılığı savrulmadır. Savrulmalar yüzlerce yıllık birikimleri berhava edebilir. Yapılan ve yapılamaya devam eden yatırımları aksatabilir. Birey ve toplumları karamsarlık tüneline sokabilir. İnsanları, yapacakları işlerden alıkoyup bir tutam ışığın peşine düşürebilir. En kötüsü, ekonomik istikrarsızlığa zemin hazırlayabilir. Bu kafa karışıklığının toplumsal karşılığı nedir? Sürekli bir şeyleri değiştirmek biraz da gündemi değiştirmek anlamına gelir ki bu da hem dikkatleri dağıtır hem entelektüel hafızayı zayıflatır. Hafızasız, belleksiz, arşivsiz, tarihsiz, edebiyatsız, felsefesiz topluluklar kolay kolay millet olamazlar.
Böyle bir girişten sonra genelden özele ve asıl konumuza geçelim.
Daha birkaç hafta önce memleketteki yangınlarla ilgili yazdığımız yazıda (“‘Kalk Baba Kabrinden Kalk!’ Geyve Boğazı Yanıyor”)1 “kış hazırlığı”ndan ilhamla “yaz hazırlığı” gibi farklı ve güncel bir kavramı tedavüle sokmuştuk ki birkaç dostumuzun dikkatini çekmişti bu ibare. Bu yazıda yeni bir aşamaya geçtik ve “yaz hazırlığı”ndan yola çıkarak “yeşil tedirginlik” kavramını icat ettik, yangın çıkan bölgelerdeki insanların ruh hâlini daha iyi betimleyebilmek için. Hele hele eviniz, yazlığınız, mağazanız, dükkânınız, deponuz, ekili alanlarınız, ahırınız, ağılınız vb. yeşil bölge olarak düşünülebilecek ormanlara yakın bir yerdeyse bu tedirginlik çok geçmeden korkuyu dönüşüyor. Memleketin hemen her yerinde bazen parça parça bazen aynı anda çıkan yangınlar milletçe psikolojimizi bozuyor. (Gelibolu yandı, canlılarla birlikte şehitlerin kemikleri de ateş altında kaldı. Bu yangınlar içimizi/içinizi yakmıyorsa, diğer işlerimizi/işlerinizi bırakıp bir an önce her türlü tedbiri almaya sevk etmiyorsa, yazık bize!)
Bir arkadaşım, ulaşımı çok da kolay olmayan yüksekçe ve yakınından yüksek gerilim hattının geçtiği bir yere, bütün vadiyi tepeden gören bir “kartal yuvası” yaptı. Bir akşam, sürrealist bir tabloyu andıran bu mekâna çay içmeye çağırdı bizi. Uzunca bir nazlanma ve korku temrinlerinden sonra davete icabet ettik. Dar yollardan bu eve çıkarken de, orada otururken de, aklımın bir köşesinde “olur da bir yangın çıkarsa buradan en kısa zamanda nasıl uzaklaşırım” tedirginliği vardı üzerimde. Bir kaç aracın ancak park edebileceği küçük bir düzlük ve tek arabanın geçebileceği dar bir yol… Kalacağı otelde “ya yangın çıkarsa ben buradan nasıl çıkarım” diye korkudan uyuyamayan insanlara benziyordum. İroniye bakın, yeşilin mi var, yeşil bir coğrafyada mı yaşıyorsun veya yeşile yatırım mı yaptın, derdin var artık. Bütün ateş okları üzerine çevrilmiş bir dünyada hayat sürüyorsun ki bunu yaşamayan bilmez! Aynı korkuyu yine tamamen yeşillikler arasında dar yollar kenarında yapılan “İlimbey Akademi”de hissetmiştim, kimseye fark ettirmeden, Ercan Yılmaz’a bile…
“İlimbey Akademi” dedim de aklıma geldi, Can Yücel’in “Babalık” şiirinin ilk dizesinde geçen “ Sakarya’nın üstünde iki yangın kuşu” ibaresi beni bir tarafıyla mitolojiye (phoenix) bir tarafıyla da yaşanmışlıklara götürdü. Yangın kuşu olarak bilinen ve küllerinden yeniden doğmak için kendini yakan efsanevî phoenix (simurg/anka) kuşu mitolojik bir kahramandır ve metaforik anlamlarla yüklü bir hikâyesi vardır. Phoenixle bağı olmamakla birlikte birkaç yıl önce, Avusturalya’da uzun süre söndürülemeyen yangınlardan sonra “yangın kuşları”nın gerçek hayatta da karşılığının olabileceğini iddia eden çalışmalar ortaya çıktı. Kökü Aborjinlere dayanan “ateş kuşları” efsanesine göre bir grup kuş yanmakta olan dalları gaga veya pençeleriyle yeni bölgelere taşıyıp ateşin büyümesine aracılık ediyorlarmış. (Geyve Boğazı’ndaki yangında, buna benzer bir hikâyeyi bir dostumdan dinlemiş yukarıda bahsi geçen yazıma da almıştım.) Farklı bağlamda da olsa “ebabil”ler geldi aklıma. Sonra Nemrut’un İbrahim Peygamberi atmak için yaktırdığı ateşe su ve dal parçası taşıyan kuşlar. Yaşadıklarım, gördüklerim, duyduklarım, hatta okuduklarım bu kıssanın gerçek hayattaki karşılığı gibi göründü gözüme. Avusturalya’da yapılan çalışmalarda “kara çaylak”, “ıslık çaylağı” ve “kahverengi doğan” gibi kuşların yiyecek bulmak için bu yöntemi kullandıklarını ve bu nedenle yangının büyümesine aracılık ettiklerini, bu koşuşturma arasında yangından kaçan böcekleri, küçük hayvanları ve kuşları kolay birer av haline getirdiklerini okuyunca daha da şaşırmıştım. “İnsan kısım kısım yer damar damar” sözü evrim geçirdi duyduklarımdan sonra ve kuşlar da bir yönleriyle bize (kıyıcı varlıklara) benziyorlarmış meğer. Yoksa zaman zaman basına yansıyan ama artık hiçbir şekilde görmek istemediğimiz “yanan bölgede dozerler çalışıyor, binalar yükseliyor” haberlerini akla getiren bu kasıtlı yangın taşıyıcılık, çıkarıcılık beni ürpertti. Bunlar gerçek, bunlar doğru, bunlar yaşanmış olmasın isterim. Yakanı da, yakana göz yumanı da, yangından nemalananı da bu topraklar unutmaz ve affetmez.
2025 ve sonraki yıllar için ülkenin birinci sorunu yangınlardır.
Bu yangınlar hangi sebeple çıkarsa çıksın binlerce yıllık doğamızı ve yüzlerce yıllık emeğimizi, birikimimizi yok edebilirler. (Mevcudu korumak zorundayız.) Bu konuda hiç kimsenin kulakları üstüne yatma hakkı ve lüksü yoktur. (Geleceği öngörmeye mecburuz.) Biliriz ve inanırız ki geçmiş, bugün ve gelecek döngüsü vicdan sahiplerine hesap sormak içindir.
“Bir Kardeş Mavi” şiirinin bütün bir yazıyı ve duygularımızı özetleyen dizeleriyle sözü bağlıyorum:
“Canı cehenneme rahat uyuyanın
Kapısını örtenin perdesini çekenin
Yüreği yalnız kendiyle dolu olanın
Duvarları ancak çarpınca görenin
Canı cehenneme başkasının yangınıyla
Evini ısıtıp yemeğini pişirenin”
Modern zamanlar bizi şaşırtmaya ve sarsmaya devam ediyor.
Mavi yoksunluğumuza bir de “yeşil tedirginlik” eklendi.
Öyledir zaten hasret da yakar, ateş de.