YA ÖĞRETMEN DE BİLMİYORSA?
Çeyrek asrı geçen akademik hayatımda yaşadıklarımdan çıkardığım birçok dersi (tecrübeyi) zaman zaman öğrencilerimle paylaşırım. Bunlardan biri ve belki en önde geleni, birincil kaynaklara inmeden, değişik araştırmacıların alıntı ve yorumlarına güvenerek, bilimsel bir yolculuğa çıkmayın. Hatta geçmişte yazdıklarınıza bile kuşkuyla bakın ve kaynaklara bir kere daha gitmeyi zaman kaybı olarak görmeyin. Böylesi mütereddit ruh hâlimin nedeni, itimat ettiğim insanlarda denk geldiğim hataların yanı sıra “dalgın” ve “sakar” mizacım olsa gerek. Kendime ve öğrencilerime tavsiyelerim bu kadarla bitmez, yazdıklarınızı farklı zaman ve zeminlerde defalarca okuyun, hatta bununla yetinmeyin dikkatine güvendiğiniz insanlara okutun, derim.
İnsan kendisinden başlamalı eleştirilerine de tavsiyelerine de. Hemen herkeste olduğu gibi bende de karışır bazen tarihler, yer ve insan isimleri. Namık Kemal’i anlattığım bir derste bir buçuk saat Yahya Kemal dememi ve dersin sonunda bir öğrencimin “Hocam sizin Yahya Kemal dediğiniz Namık Kemal, değil mi?” diye beni kibarca uyarmasını nasıl unuturum. İyi bir öğretmene (insana) yakışan samimi bir özürle yapılan hatayı, yanlışı, dalgınlığı telafi etmeye çalışmak olmalıdır. Ama böyle durumlarda bile hatasını kabul etmeyip öğrencisini (muhatabını) azarlayanlar var mıdır, belki de vardır, bilemem.
Tanıyanlar bilir, ben, eğitim denen çetrefil öğrenme ve öğretme sürecinin merkezine öğretmeni koyarım. Ortaokul yıllarından itibaren seçilen, eğitilen, öğretilen, bütün bilim ve sanat dallarının okuryazarı olan, eleştirmekten ve eleştirilmekten korkmayan, şahsiyet/ufuk/ideal sahibi… Öğrenci, kitap, okul, laboratuvar, kütüphane, bilgisayar ve spor odası, uygun büyüklükte okul bahçesi, kapalı spor salonu, kantin gibi unsurlar öğretmenden sonra gelir. (Bosna-Hersek’te gördüğüm okulların hemen hepsinin bahçesi ve kapalı spor salonu vardı.) Öğretmenin her anlamda yetkin olmadığı yerde diğer unsurların evrensel normların üstünde olması dahi bir anlam ifade etmez benim gözümde. Bu yüzden öğretmenlik mesleğini tercih edeceklerle birlikte icra edenlerin, yukarıda da tek tek saydığımız üzere, her şeyden önce öğrenmeye ve eleştiriye açık, kendisini onaran, yenileyen ve geliştiren bir fıtrata sahip olmaları gerekir. Daha açık söylüyorum birkaç göstermelik sınavdan hareketle bu mesleği tesadüflere bırakmak çağı anlamamak, geleceği ıskalamak demektir.
“Ana sınıfından en yüksek ünvanlısına kadar” bir toplumun nitelikli öğretmenden daha büyük sermayesi olamaz dedikten sonra gelin bu görüşün karşı yakasına bir göz atalım. Çünkü bu yazıma okuduklarımdan (ve duyduklarımdan) hareketle bilmemekte -veya öğrenmemekte- ısrar eden öğretmenleri misafir etmek istiyorum. (Meslektaşlarım beni mazur görsünler, mesleğimin karşı yakasına ayna tutmak niyetindeyim.) Bunlardan ilkini, kendisini tanıma şansı yakaladığım zarif insan Selim İleri’nin bir yazısından iktibas ederek sözlerime başlıyorum:
“Lise son sınıf, edebiyat dersi. Rauf Mutluay, Kafka’nın Yahudi propagandasıyla ünlendirilmiş, neredeyse şişirilmiş bir yazar olduğunu söylüyor. Kafka bunalımdan söz açmış, yani sağlıksız. Ama nazilerin yahudilere insanlıkdışı eziyetlerinden sonra dünya bu ırkın sanatçılarını önemsemeyi bir insanlık görevi bilmiş.
Kafka’nın Amerika çevirisini elinden düşürmeyen, küçük topluluğumuzun üyelerinden bir arkadaş, şimdinin fotoğraf sanatçısı Seyit Ali Ak parmak kaldırıyor. Rauf Bey konuşma izni verince, ‘Hocam, Kafka İkinci Dünya Savaşı’ndan çok önce ölmemiş midir?’ diye soruyor ve mavi kapaklı kitabın arkasını çevirerek birtakım tarihler, doğum-ölüm tarihleri okuyor. Rauf Mutluay’ın öfkeyle hoş görünün karışımı bir gülümseyişle donanmış yüzü bugün de gözümün önündedir.
Olay bu kadarla kalmıyor. Koridorda Vedat Günyol’a Kafka konusunda ne düşündüğünü pek bilmiş bir ifadeyle soruyorum; yanıt yüz seksen derece farklı. Ama Mutluay’la Günyol aynı derginin (Yeni Ufuklar) sayfalarını paylaşırlardı. Görüşlerin bu ayrılığına düşünceye saygı ya da renklerle zevklerin tartışılmazlığı diyebilir miyiz?”1
İkincisi, duyduklarımdan.
Bir yakınım anlatmıştı. Eski bir şehrin köklü liselerinin birinde tecrübeli bir Türk dili ve edebiyatı öğretmeni Namık Kemal’in Vatan Yahut Silistre adlı tiyatro eserini anlatıyor. Öğrencilerden biri sorduğu bir soruyla sınıfta oluşan hamasî havayı dağıtıyor: “Hocam, Namık Kemal Vatan Yahut Silistre’yi ne zaman ve niçin yazdı?” Meslekte otuz yılı deviren öğretmen hiç düşünmeden cevabı veriyor: “Elbette Millî Mücadele’yi anlatmak için.” Sınıf bu diyaloğu sessizce dinlerken bir öğrenci araya giriyor ve kibarca soruyor: “Hocam, Namık Kemal 1840 yılında doğup 1888 yılında ölmedi mi? Millî Mücadele…” Öğrencinin sözünü bitirmesine izin vermeyen öğretmen büyük bir özgüvenle öğrenciyi yerin dibine sokuyor: “Sen her zaman böyle yapıyorsun ve söylediklerime itiraz ediyorsun, haddini aşıyorsun…”
Aynı öğretmenin Miskinler Tekkesi’ni ısrarla Yakup Kadri’nin eseri olarak zikretmesi ve öğrencisinin uyarmasıyla bile yanlışını düzeltmemesi durumu var ki bu tavrın savunulacak hiçbir yönü yok. Yanlışta ısrar, bu öğretmenin hem Reşat Nuri’yi hem Yakup Kadri’yi bilmediğini ve öğrenmeye niyeti olmadığını gösterir.
Üçüncüsü, yaşadıklarımdan.
2013 yılının eylül başında bir yıllığına görevli olarak gittiğim Bosna-Hersek’in Zenica şehrine varır varmaz benden “bütünleme” sınavı yapmam istendi. Önceki yıl verilen derslerin içeriklerine bakınca soru hazırlamak zor olmadı. Başta Mehmet Âkif’le ilgili olmak üzere sorduğum sorulara verilecek cevaplar hem sınav yerine geçecek hem öğrencilerin seviyelerini anlamama yarayacaktı. Sınav sonrasında Mehmet Âkif’in Servet-i Fünûn’un önde gelen şairlerinden biri olarak nitelendirildiğini görünce şaşırdım. Öğrenciler böyle bir bilginin kendilerine verilen ders notlarında yer aldığını söylediler ki bu durum, şaşkınlığımı bir kat daha arttırdı. Duygularımı belli etmeden notları görmek istediğimi söyledim. Kısa sürede notlar geldi ve çocuklar haklıydı. Bu notlarda Mehmet Âkif, Servet-i Fünûn’un önde gelen sanatçıları içinde sayılıyordu. Soruyu iptal ederek kâğıtları yeniden değerlendirdim ama canım çok sıkıldı. Bizden önce burada görev yapanların dikkatsizliği, daha derslere girmeden benim için büyük bir ders olmuştu.
Dördüncüsü, bahsin zirvelerinden.
Hikmet Dizdaroğlu, 1954’te Varlık Yayınları’ndan çıkan Şinasi Hayatı, Sanatı, Eserleri adlı kitabında, o güne kadar kimsenin yapamadığını başarır, Şinasi’nin doğum tarihini hem de gün, ay, yıl olarak ortaya çıkarır ve kitabında şöyle der: “… Doğumu için dört ayrı tarih ileri sürülmekte ise de, en yaygın olanı, 5 Ağustos 1826’dır.” 2 Gazi Eğitim Enstitüsü, Türk dili ve edebiyatı öğretmeni olan Dizdaroğlu bu buluşuyla/tespitiyle edebiyat tarihindeki ayrıcalıklı yerini alır.
Nereden çıktı bu “5 Ağustos 1826” tarihi, buyurun birlikte öğrenelim.
Birçok araştırmacı, Şinasi’nin doğum tarihi olarak birden fazla hicri tarih öne sürerler ki bunlardan biri de Mustafa Nihat Özön’dür. Onun, kendinden önce ileri sürülenler içinde hicri 1240 ile 1242 tarihlerini öne çıkardığı görülür. Özön, bu tarihlerle ilgili bilgiler verirken hicri 1240 ile 1242 tarihlerinin yanına parantez açar ve bunların miladi yıllardaki başlama ve bitiş tarihini verir:
“Bu doğumun tarihi olarak iki yıl söylenir. Biri 1240 (26 Ağustos 1824-15 Ağustos 1825), öteki 1242 (5 Ağustos 1826-24 Temmuz 1827)’dir. Çokluk olarak 1826 yılı kabul edildiğinden, hicret yılları arasında görülen iki yıllık fark, miladi yılına çevrilince bire inmiş olmasından dolayı bu tarihi kabul etmiş olabiliriz.”3
Ziyad Ebüzziya bahsin, en küçük kuşkuya mahal bırakmadan anlaşılmasını sağlamak için konuyu ayrıntı bir şekilde izah etmeye devam eder:
“Burada Özön’ün 1240 ve 1242 hicri yıllarının karşılarında miladi yıl ve gün rakamlarını vermekten amacı, bu yılların hangi miladi yılın hangi ay ve gününde başlayıp, hangi ay ve gününde bittiğini göstermekten ibarettir. Şinasi’nin doğumunu 1240 olarak kabul edenlerce, bu miladi yıl olarak 26 Ağustos 1824 ile 15 Ağustos 1825 arasına rastlayacağını; 1242 hicri’yi kabul edenler için ise, 5 Ağustos 1826 ile 24 Temmuz 1827 arasında bulunacağını göstermektedir.
Ancak yazarın araştırıcılara kolaylık olsun diye işaret ettiği bu husus ve verdiği rakamlar, ciddi yazılarıyla tanıdığımız Hikmet Dizdaroğlu’nu fena halde yanıltmış ve Şinasi eserinde, doğum tarihi olarak, yukarıda işaret ettiğimiz iki hicri tarihin her birinin miladi yılda karşılığı olan iki başlangıç ve iki bitim tarihini, Şinasi’nin doğumu olarak ileri sürülen, ayrı ayrı dört tarih diye anlamış ve yazısında aynen şöyle demiştir: ‘Doğumu için dört ayrı tarih ileri sürülmekte ise de, en yaygın olanı, 5 Ağustos 1826’dır!’” 4
Bu tarih icat etme işi Dizdaroğlu ile bitmez. Murat Uraz bu sefer Dizdaroğlu’ndan el alarak bu bilgiye doğum yeri olarak İstanbul’u ekleyecek ve edebiyat tarihine adını altın harflerle yazdıracaktır.5
Olur böyle vakalar, edebiyat tarihçisi yakalar.
Bütün bu söylenen ve yaşananlardan sonra kıyametin kopmasına neden olacak ana soruyu sorayım: Ya öğretmen de bilmiyorsa? (Bu şablon bütün mesleklere uyarlanabilir.) Soru bu kadarla kalsa inanın çok da üzerinde durmam -alanında hep uzmanlar mı yönetiyor dünyayı- ama ya hem bilmiyor hem de eleştiriye ve öğrenmeye açık değilse? Bu bilgi açığını -enerji kaçağını- yakalayacak ve denetleyecek bir mekanizma yoksa? Yapılan seminerlerin, eğitimlerin bir kısmı her gün yeniden kurulan, yapılanan dünyada değişen ve gelişen bahislere -güncellemelere- ayrılmıyorsa? Ya bütün bu aksaklıkları tespit edip düzeltmeleri, onarmaları gerekenlerin yetkinlikleri tartışmalıysa? Onlar da ikili ilişkilerden sonra o makamlara gelmişse ve bunların bir kısmı değişik entrikalardan sonra -şeref yoksunu bir şekilde- başka ülkelere iltica etmişse? Problemleri çözmesi beklenen (hatta gereken) eğitimin kendisi sorunlar yumağı hâlini almışsa?
Eğitim ve öğretimle ilgili kurulların oluşturulduğu bu günlerde bana böyle bir yazıyı yazdıran nedeni de anlatıp -denize bir şişe bırakıp- susayım. İçimizi ve gönlümüzü boşalttığımız şişeyi (kâğıdı) açan olur mu, açıp okuyan olur mu bilemeyiz. (Bütün mümkünlerin kıyısında, bir umuttur kalem oynatmak.)
1990’lı yılların başı ve öğretmenlikte ilk yılım. Ortaokul ikinci sınıf öğrencilerinden hayallerindeki mesleği yazmalarını istiyorum. Birçok hayal içinde bir tanesi bende iz bırakıyor. Öğretmen olmak istiyordu Gülçin. Böyle bir mesleği seçiyor olmanın sorumluluklarını da göz ardı etmeden hayallerini maviliklere uçuruyordu. Öğretmenlerine ders verir gibi ne güzel anlatıyordu. Aklımda kaldığı kadarıyla şunları söylüyordu: Öğretmen olmak istiyorum. Bu meslek hayallerimi süslüyor ama beni korkutuyor da. Ya öğrencilerime anlattıklarım doğru değilse ve ben bazı konuları iyice öğrenmeden, bilmeden, yalan-yanlış bir şekilde anlatıyorsam? Bunun farkında değilsem? Öğrencilerim ağzımdan çıkan her bilgiyi doğru kabul ediyorsa? Böylesi düşünceler beni tedirgin ediyor. Öğretmen olsaydım her davranışıma dikkat ederdim. Ağzımdan çıkacak her kelimeyi, her cümleyi defalarca gözden geçirirdim. Doğruluğundan emin olmadıklarımı -biliyormuş gibi- anlatmazdım. Öğretmen olmak istiyorum ama bütün bunları düşündükçe korkuyorum…
(Gülçin farkında mıydı bilmiyorum ama öğretmen olacaklara her şeyden önce verilmesi gereken duygudan yani “sorumluluk”tan bahsediyordu. Bilgiden sorumlu, hayalden sorumlu, ufuktan sorumlu, görgüden sorumlu, nezaketten sorumlu, geçmişten ve gelecekten sorumlu…)
Gülçin, korkularını anlatırken kibar bir dille ve kendince öğretmenlerini uyarıyor muydu? Anlattıklarınızı bilerek mi anlatıyorsunuz, yoksa o an aklınıza gelenleri mi söylüyorsunuz, demek mi istiyordu? Kırk kitaptan süzülmüş, kırk mecliste test edilmiş bilgiler mi veriyorsunuz, yoksa kendi dünya görüşünüzü, ideolojinizi mi aktarıyorsunuz, demek mi istiyordu? Zamanı geçmiş bilgilerle mi yoksa yeni ve evrensel becerilerle mi sınıfa geliyorsunuz hocalarım, demek mi istiyordu?
Yıllar sonra sormak istiyorum: Ya öğretmen de bilmiyorsa Gülçin? Hayallerin gerçekleştiyse ses ver bize: Ya öğretmen de bilmiyorsa?
1 Selim İleri, “Yetişme Yıllarım, Kafka’nın Böceği”, O Yakamoz Söner, Ada Yayınları, İstanbul 1987, s. 23.
2 Hikmet Dizdaroğlu, Şinasi Hayatı, Sanatı, Eserleri, Varlık Yayınları, İstanbul 1970, s. 3.
3 Ziyad Ebüzziya, Şinasi, Haz. Hüseyin Çelik, İletişim Yayınları, İstanbul 1997, s. 26-27.
4 Ziyad Ebüzziya, Şinasi, s. 27.
5 Ziyad Ebüzziya, Şinasi, s. 28.