Hasan Özdemir

SAİT FAİK TAHSİN YÜCEL’İ NİÇİN HATIRLAMADI?

Muharrem Dayanç

Yazarın şu ana kadar yazılmış 22 makalesi bulunuyor.

Yaşar Nabi Nayır (Üsküp 1908-1981) ve Tahsin Yücel’i (Elbistan 1933-2016) tek tek ve bireysel anlamda ele aldığımızda da, kesişen ve birleşen yollardan hareketle birlikte düşündüğümüzde de Cumhuriyet devrinin temsil değerleri bakımından iki anahtar edebiyat ve kültür emekçisiyle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz.

İlki edebiyatın sanat yönünde kalem oynatmakla birlikte, Varlık’ın hem Ankara hem İstanbul evresinde basın-yayın faaliyeti bağlamında yaptıklarıyla, eskilere tanıdığı imkânların yanı sıra yenilere açtığı yollar, sağladığı fırsatlarla kültür tarihinde ne kadar mühim bir yere sahipse; diğeri de Maraş’ın Elbistan/Ötegeçe’sinden fakir, kimsesiz ve yetim bir çocuk vasfıyla geldiği İstanbul’da parasız (ve babasız) yatılı olarak okuduğu okulu başarıyla tamamlayan, peşi sıra atıldığı akademik hayatta gösterdiği performansla alanına ve Türk edebiyatına yaptığı katkılarla ayrı bir dikkati hak eder.

Kendi patikalarında böylesine öne çıkan -hatta prototip olan- bu şahsiyetlerin yolunun kesiştiğini kaç kişi bilir, ne kadar edebiyat tarihçisinin bundan haberi vardır bilemem ama bildiğim bir şey var ki o da iki kahramanın karşılaşması Tuna ile Sava nehirlerinin kavuşmaları kadar anlamlı ve şiirseldir benim için. Doğdukları yerlerden ilham alarak söylersek Vardar (Üsküp) ile Ceyhan (Elbistan) ırmaklarının mekânlar üstü vuslatıdır.

Abartmıyorum, ne dediğimin farkındayım. Tanzimat’tan beri, Türk edebiyatında çokça örneği görülen “usta”-“çırak”, “hoca”-“talebe” veya “Nayır-Yücel” örneğinde görüldüğü üzere “patron”-“çalışan” ilişkisinin yeni ve çarpıcı bir örneğiyle daha karşı karşıyayız. Sait Faik’in cesaretlendirmesiyle ilk tohumu atılan bu mekânlar üstü buluşmayı/kavuşmayı Tahsin Yücel’in ağzından dinleyelim:

“ -İlk öykü kitabınız Uçan Daireler 1954 başlarında yayımlanmış, siz yirmi, yirmi bir yaşlarındayken…

-Evet, öyle. Hem de dönemin en saygın yayınevi olan Varlık Yayınevi’nde. Doğrusunu söylemek gerekirse, o günlerde hiç de böyle bir düşüm yoktu; sanırım. Yaşar Nabi de o sırada pek usuna getirmezdi bunu. Ama, 1953 baharında bir hafta sonu, İstiklâl Caddesi’nde Şükran Kurdakul ve başka bir arkadaşla Sait Faik’e rastladık. Onlar tanışıyorlardı, ben ilk kez tanıştım. Parmakkapı’da mimarların bir lokali vardı. Orada oturduk. Sait Faik birkaç öykümü okuduğunu söyleyerek şaşırttı beni.

Öykülerimi bir kitapta toplamayı düşünüp düşünmediğimi sorarak daha da şaşırttı. Böyle bir şey düşünmek için çok erken olduğunu söyledim. “Neden” dedi. Yaşar Nabi Bey’in kitabımı seve seve basacağını da ekledi. Böyle takıldı bu düşünce kafama. Ama bunu Yaşar Nabi Bey’le yüz yüze konuşmayı göze alamadım. Aynı yıl, liseyi bitirip tatil için Elbistan’a gittikten sonra, kısa bir mektup yazarak Sait Faik’le karşılaşmamızı anlattıktan sonra önerimi yaptım. Bir de, üniversite öğrenimimi çalışarak yapacağıma göre, kitabım için alacağım telif hakkının benim için yüreklendirici bir başlangıç olacağını ekledim. Yaşar Bey’den gelen mektup iki sorunumu birden çözüyordu. Hem kitabımı 1954 başlarında yayımlamak üzere izlenceye aldığını bildiriyor, hem de, şimdiden bir iş bulmuş değilsem, bana yayınevinin yazı işlerinde seve seve görev verebileceğini söylüyordu. İki tasarı da gerçekleşti. Varlık’ta 1953 sonlarından 1961 sonlarına dek çalıştım; Uçan Daireler de 1954 Nisan’ında yayımlandı.” (s. 46-47)1

Tahsin Yücel’in anlattıklarında önce bir tesadüfün (Sait Faik’le karşılaşmak/tanışmak), sonra yolun başında olan genç bir yazar adayının cesaretlendirilmesinin (Sait Faik’in genç yazarı öykülerini yayımlatması için yüreklendirmesi), daha sonra bir gencin mektup aracılığıyla devrin önde gelen yazarlarından/yayımcılarından birine ulaşmasının (Yücel’in Nayır’a mektup yazması), akabinde yazılan bu mektubun usta yazar/yayımcı tarafından cevaplanmasının (Nayır’ın kendisine gelen mektuba cevap vermesi) ve bütün bunların sonunda Yücel’in hem kitabını yayımlatması hem iş bulması gibi genç bir yazar adayının hayatına dokunan ayrıntıların öne çıktığını belirtelim.

Buna benzer bir yardımlaşma hadisesinin, Halit Ziya ile Halil Nihat arasında da vuku bulduğunu yeri gelmişken hatırlatalım. Öncesinde benzerleri görülmekle birlikte Tanzimat’tan sonra usta yazarların gençlerin elinden tutması, onları beslemeleri ve yönlendirmeleri, erbâb-ı şebâbın da onlara ulaşmada ağırlıklı olarak mektup türünü kullanmaları sıkça rastlanan bir durumdur. Bir başka deyişle mektup türü, ustalarla gençleri, yolu gurbete/sürgüne düşenlerle vatanda hayat sürenleri, merkezde yaşayanlarla taşrada ikamet edenleri, hapse düşenlerle dışarıdakileri2 buluşturan ana damarlardan biridir. Türk edebiyatı Ahmet Mithat’tan Namık Kemal’e, Recaizade’den Ahmet İhsan’a, Nâzım Hikmet’ten Kemal Tahir’e, Alangu’dan Necatigil’e, Yahya Kemal’den Ahmet Haşim’e, Tanpınar’dan Ahmet Kutsi’ye, Mehmet Kaplan’dan Orhan Okay’a kadar bunun örnekleriyle doludur.

Tahsin Yücel’in tek mektupla iki isteğine birden ulaşmasının hayatına nasıl etki ettiğine sarf-ı nazar etmek Cumhuriyet dönemi kültür hayatının şifrelerinden birini çözmek anlamına gelir biraz da. (Üniversiteden sınıf arkadaşım Ömer Erdem, biz sadece derslere girip çıkarken Sezai Karakoç’un asistanlığını yapıyordu.) 1953’ten 1961 sonlarına kadar sekiz yıl devam eden Varlık Yayınevi tecrübesi hem maddi hem manevi anlamda Yücel’e neler katmıştır? Varlık Yayınevi’ndeki sekiz yıllık çalışma evresini, Tanzimat dönemi sanatçılarının Kalemler’deki mesaileriyle birlikte ve benzer süreçler olarak düşünmek ne kadar doğrudur? “Kalemler -ki o devrin üniversiteleridir- olmasaydı, Tanzimat dönemi sanatçıları bu yoksunluktan olumsuz yönde etkilenecek ve belki de kendilerini oluşturacak, geliştirecek, hayata hazırlayacak bir ortam bulamayacaklardı” ölçüsünü Yücel’e uyarlayarak şöyle bir soru sormak isteriz: “Sekiz yıllık Varlık Yayınevi ve Yaşar Nabi çıraklığı/tecrübesi olmasaydı Tahsin Yücel denen bu genç yazar ve bilim insanı namzedi bilgiye, sanata, kültüre hatta Türkçeye doğru ne kadar yol alabilirdi?” Cumhuriyet döneminde birçok sanatçı için açılabilecek bu sorgulama alanını, sözü çok da uzatmadan, Yücel’in söylediklerinden hareketle biraz daha anlaşılır kılmaya çalışalım:

“-1954’te Varlık dergisine girmekle yazın ortamına da gerçek anlamda adım atmış oldunuz. Bu ortam size, öykücülüğünüze, yazın anlayışınıza, neler kattı? Bugünden baktığınızda, o günlerin yazın ortamını, usta-çırak ilişkilerini nasıl anlatırsınız?…

-Birçok alanda doğrudan bir usta-çırak ilişkisi vardır, ama yazında yoktur. Hiç kuşkusuz, birtakım ustalardan esinleniriz, etkileniriz, birtakım ustaların bize öğütler verdiği ve bizim bu öğütlere uyduğumuz da olur. Ama, bana sorarsan, hiçbir usta bir genç yazarı tek başına yönlendirecek ölçüde büyük değildir…

Benim böyle bir ustam olmadı hiçbir zaman. Ama Varlık’ta çalışmaya başlamakla bir ortama girdim, Cumhuriyet döneminin en yaratıcı, en ilginç yazın kuşağının ortamına. Sürekli olarak Oktay Akbal, Behçet Necatigil, Necati Cumalı, Sabahattin Kudret Aksal, Melih Cevdet Anday, Yaşar Kemal, Haldun Taner gibi kişilerin arasında bulunmak, gözlemlerini dinlemek elbette yönlendirdi beni. Ama böylesi, usta-çırak ilişkisinden farklı bir şey.” (s. 47-48)

(Biz ısrarla usta-çırak derken, Tahsin Yücel daha ilk cümlede bizi boşluğa düşürdü. Haddimizi biliriz ve Yücel’le polemiğe girecek değiliz ama bahse edebiyat tarihçisi gözüyle baktığımızda meselenin sınırlarını bu kadar kesin çizgilerle ortaya koymanın çok da olası görünmediğini söyleyebiliriz. Bir soruyla bahsi kapatalım: “Yücel, ustalık dönemine denk gelen bu sözleri gençken de söyler miydi veya söyleyebilir miydi?”)

“Büroda, Yaşar Bey’e konuklar geldiği zaman da çalışmama pek ara vermezdim genelde. Ancak, Ziya Osman Saba, Yaşar Kemal, bir de Ataç geldiği zaman ara verirdim çalışmaya, bir de birkaç konuk bir arada geldiği zaman. Ziya Osman Saba hem çok ince bir insan, hem de çok koyu bir Galatasaraylı’ydı. Bir kez, bir çocuk sevinciyle ‘Yaşarcığım, şu odada üç kişiyiz, üçümüz de Galatasaraylıyız, ne güzel, değil mi?’ deyişi hep belleğimdedir. Ağır bir kalp krizinden sonra, evden dışarı çıkamadığı günlerde, Yaşar Bey’in ‘Bu adam hiçbir zaman akıllanmayacak: Radyodan Galatasaray maçını dinlemiş gene!’ diye homurdandığını işitmiştim.” (s. 52)

(Yaşar Nabi’nin yirmili yaşta bir genci, hem de yanı başında işe başlatmasının arkasındaki nedenlerden biri aynı liseden olmak olmalıdır. “Ases” hikâyesini okuyanlar bilirler ki Haldun Taner de iyi bir Fenerbahçeli’dir.)

“… Ne olursa olsun, yazınımızın çoğu ünlüleriyle, Dağlarca’yla, Anday’la, Oktay Rifat’la, Oktay Akbal’la, Necati Cumalı’yla, Behçet Necatigil’le, Sabahattin Kudret Aksal’la, Orhan Kemal’le ilkin Varlık’ta karşılaştım genellikle.” (s. 53)

(Yücel, Varlık’ta çalışmasaydı bunlardan kaçını bu kadar yakından tanırdı bilemeyeceğim ama böyle bir ortamın onu beslediğini, gönendirdiğini biliyorum.)

(1940’lı, 1950’li yıllarda Yaşar Nabi’nin bürosuna gelmeyen sanatçı yok gibidir ama Sait Faik’in buraya gelenler içinde ayrı bir yeri vardır. Sait’in ölümünden sonra yazdığı bir yazıda Nayır, onun büroya gelişlerinden birini şöyle anlatır:

“Ara sıra kapımı usulca aralayıp başını sokar, ürkek ürkek bakardı. Ben sevinçle yerimden fırlarken (Sait’i ne zaman görsem, hatta başımın en kalabalık olduğu sıralarda bile, içimi bir sevincin doldurduğunu duymuşumdur) o, kabahatli bir kedi haliyle içeri girer, pek zahmetli, yerine getirilmesi pek güç bir dilekte bulunurmuşcasına, filânca veya falanca kitabından birkaç tane daha verip veremeyeceğimi sorardı. Her seferinde içerlerdim bu haline ‘Canım Sait, her zaman söylerim, kitaplar senin, ne kadar istersen alırsın. Miktar tâyin etmiyorum. Sormadan al be birader, üzme beni’ derdim. Ama Sait gene o sıkılgan hâliyle, aldıkları bir hayli olduğu için çekindiğini söylerdi.”)3

Yazıyı toparlamanın vakti geldi.

İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Fransız ve Roman Filolojisi bölümüne yazıldığı 1954 sonlarından 17 Ocak 2000’e kadar -tam kırk altı yıl- akademinin içinde bulunan ve başta biz edebiyatçıların özel ilgisine mazhar olmuş Nesterin Dirvana olmak üzere Süheyla Bayrav, Adnan Benk, Eva Buck, Berke Vardar gibi alanın zirve isimleriyle ömür geçiren Yücel’in ayrıca liseden ve sanat camiasından hatırı sayılır bir arkadaş/dost çevresi vardır.

Bireysel okuma evrenime 1956 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazanan Haney Yaşamalı ile giren ve burada yer alan “Gene Ağlatmışlar Kara Gözünden” öyküsüyle beni kendisine bağlayan Yücel ile hayal dünyamda “Sait Faik-Tahsin Yücel” köprüsü kurmuştum. (Yücel’in aldığı onlarca ödülle sizi yormak istemem.) Fakat bu yazının içinden doğduğu nehir söyleşiyi okurken Sait Faik’in bir hatırlamayışıyla Yücel’i ne kadar şaşırtıp incittiğini görünce üzülmüştüm. Orada burada yayımlanan öykülerini kitaplaştırması için kendisini cesaretlendiren ve bu konuda adres gösteren Sait Faik’le çalışmaya başladığı Varlık Yayınevi’nde bir kere daha karşılaşan Yücel, bu öykücüden daha önce karşılaşıp konuştuklarının hatırlanmasını bekler fakat bu beklenti gerçekleşmez. Yücel’i üzen/ezen bu sahneyi, gelin birlikte okuyalım:

“… Bir gün yayınevine Sait Faik geldi. Yaşar Bey’le aynı odada oturuyorduk. Yaşar Bey “Tahsin Bey’i tanıyorsun” dedi. “Hayır, tanımıyorum” dedi Sait Faik. Yaşar Bey “Tahsin Yücel, canım” dedi. Sait Faik “Adını duydum, ama hiç karşılaşmadık” deyip konuyu kapattı. Yaşar Bey benden yana döndü “Boşver, aldırma!” dercesine gülümsedi. Ama nasıl ezildiğimi sen düşün artık. Böyle bir duruma düşmektense, kitabımın hiç yayımlamamasını on kez yeğ tutardım.” (s. 47)

Yücel bu kadarla bitirmez bu ezikliğe neden olan Sait Faik tavrına getirdiği yorumu:

“… Genç bir yazarı güç duruma düşürmek gibi bir amacı olamayacağına göre, neden böyle yapmıştı ki? Bir bellek boşluğu mu söz konusuydu? Yoksa ben biri gerçek, biri sanal iki ayrı Sait Faik’le mi karşılaşmıştım? Böyleyse, gerçeği ikincisi olmalıydı. Çünkü ikincisiyle o günden sonra da epeyce karşılaştım aynı yerde. Alemdağda Var Bir Yılan’ın çoğu öykülerini dergide yayımlamadan önce onun ağzından dinledim, Yaşar Bey’e okurken.” (s. 47)

Sait Faik dalgınlığı (veya bellek boşluğu) Yücel’in iç dünyasında öylesine yer eder ki nehir söyleşinin ilerleyen sayfalarında bu “görmezden gelme” veya “hatırlamama” bahsi bir kere daha gündeme gelir. Yücel’in bu ruh hâlini zamanla aştığını göstermesi bakımından bu kısa bölümü buraya almak isteriz:

“… İlk karşılaşmada, oturup konuşmamıza karşın, Sait Faik beni hiç görmemiş ya da başka biri olarak görmüş olabilir.”

-Peki, neden böyle oluyor dersiniz? Neden bazı bazı görünmez oluyorsunuz?

-Bilemiyorum. Belki yaradılışıma, davranışlarıma, devinimlerime, giyimime böylesi daha uygun düştüğü için. Ne olursa olsun, tersi daha korkunçtur: Hemen fark edilmek, herkesin ilgisini uyandırmak, vb. Böyle bir durum yaşamı yaşanmaz eder. Birtakım sakıncaları olsa bile, ben görünmezliğimden hoşnutum.” (s. 206)

(“Vasiyetimdir: / Dalgınlığınıza gelmek istiyorum / Ve kaybolmak o dalgınlıkta” Didem Madak)

Başlıktaki sorunun cevabını Sait Faik uzmanlarına bırakıp birkaç iktibasla bu konudaki fikrimizi ima yoluyla da olsa okura göstermek isteriz:

“Onu çocukluğundan beri tanırdım; talebemdi. Sınıfta sakin ve dalgın, bahçede yalnızdı.”4

“Çıkık elmacıklı Türkmen yüzünde açık mavi gözleri, birer hülya penceresini andırır. Akları hemen daima kanlıdır. Öyle dalgın bakarlar ki yüzünüze saplandıkları vakitlerde de, sizi görüp görmediklerini pek kestiremezsiniz.”5

“Akşamüstleri Tünel’den Taksim’e doğru sol kaldırımdan yürürseniz, gözünüze dalgın, siyah gözlüklü, yüzü kederli ama müthiş kederli -yüzündeki keder besbellidir, elle tutulacak gibi, yüzde donup kalmıştır-, pantolonu ütüsüz, ağarmış saçları kabarmış bir adam çarpar. Bu adamın, bu Beyoğlu kalabalığı içinde bir hali vardır ki (daha doğrusu her hali) size bu koskocaman şehirde yalnız, yapayalnız olduğunu söyler.”6

“… Ona geceleri sinemalarda rastlardım. Tanışmazdık. Sinemanın ön sıralarına oturur, koltuğuna iyice gömülürdü. Koyu yeşil bir pardesüsü, çok dar kenarlı, kafasının biraz üstünde kalan kahverengi bir şapkası vardı. Sinema dönüşü dalgın, Beyoğlu’nun gece yarısı kalabalığına dalar, çeker giderdi.”7

“… Kimseyle kıyaslanamaz, kimseye benzemezdi. Yerli yabancı hiçbir etki sezilmezdi yazılarında. Nerden geliyordu bu üstünlük, bu bambaşkalık? Ne ailesinde, ne yetişme şeklinde, ne kültüründe, ne çalışma tarzında bunu açıklayacak bir ipucu bulamazdık.

Saman kâğıdından defterlerin sarı yapraklarına çırpıştırdığı hikâyelerinin çoğunda, bir daha okunmamış olmanın elle tutulur delilleri göze batardı; başıyla sonu birbirini tutmayan cümleler, yazıldığı sanılırken dalgınlıklaatlanmış kelimeler, virgül yerine konmuş noktalar (hele bu noktalar, bazı hikâyelerinin cümlelerinde lüzumsuz kesilmelere sebep olurdu). O yüzden hikâyelerinin çoğunda bir takım aksaklıklar kalmıştır. Bunları, hatta kitaba alırken bile düzeltmek zahmetine katlanmazdı.”8

“Bazı akşam üstleri, oturur

Hikâyeler yazardım,

Deli gibi!

Ben hikâye yazarken

Kafamdaki insanlar

Balığa çıkarlardı…”9

Senelerce önce “Üzülme, senden sonra kalbime girenlerin / Yalnız senin aksindir orda görecekleri” dizeleriyle beni mest eden Yaşar Nabi’yi, annesinden dinlediği “Anadolu Masalları”nın babası ve “Zeynep’in dedesi” olarak hep yanı başımda duran, “Büyük Sarhoşluk”la kalbime sızan, yazdıklarıyla ruhuma incelik ve derinlik katan Tahsin Yücel’i ve “Edebi eserler insanı yeni ve mesut, başka iyi ve güzel bir dünyaya getirmeye, kurmaya yardım etmiyorlarsa neye yarardı.” diyen Sait Faik’i saygıyla ve rahmetle anıyorum. Bir yazıda da olsa üç zirve şahsiyeti bir araya getirmenin sıra dağlarca huzuru ve mutluluğu içindeyim. Tahsin Yücel’in Sait için yan yana getirdiği, bana bu iki insanın öte âlemde sarıldığını hayal ettiren dört kelimeyle söyleyeceklerime noktayı koyuyorum: “Kökü kendisinde olan yazar.10

1 Kitaptaki iktibas ve sayfa numaraları için bkz. (Görünmez Adam “Tahsin Yücel Kitabı”, Söyleşi: Kaan Özkan, Türkiye İş Bankası Yayınları Kültür Yayınları, İstanbul 2001, 357 s.)

2 Okuma yazma bilmeyen bir idam mahkûmunun, idam edilmeden önce son arzusu sorulduğunda, tek kişilik hücreye geçtikten sonra kimseye okutamadığı ve göğsünün üstünde biriktirdiği annesinden gelen mektuplardan birinin okunmasını istemesi üzerine kurgulanan “Mektuplar” öyküsü, burada zikredilmeyi hak edecek kadar iç yakıcıdır. (Bilgi için bkz. Tahsin Yücel, “Mektuplar”, Komşular, Can Sanat Yayınları, İstanbul 2024, s. 37-59.)

3 Yaşar Nabi, “Sait İçin Notlar”, Varlık, Ağustos 1954.

4 Hakkı Süha Gezgin, “Sait Faik”, Vakit, 15 Mayıs 1954.

5 Hakkı Süha Gezgin, “Sait Faik”, Edebî Portreler, Timaş Yayınları, İstanbul 1999, s. 263.

6 Yaşar Kemal, “Sait Faik’le Görüşme”, Cumhuriyet, Mart 1953.

7 Sabahattin Kudret Aksal, “Sait Faik’in Ardından”, Denemeler, Konuşmalar, YKY, İstanbul 1998, s. 137.

8 Yaşar Nabi Nayır, “Büyük Kaybımız”, Varlık, Haziran 1954.

9 Sait Faik, “Bir Zamanlar”, Şimdi Sevişme Vakti (Şiirler), Bilgi Yayınevi, İstanbul 2000, s. 29.

10 Metin içindeki vurgular tarafımıza aittir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ