Hasan Özdemir

AYFER TUNÇ’UN AŞK-I DEPREMİ

Muharrem Dayanç

Yazarın şu ana kadar yazılmış 22 makalesi bulunuyor.

Birinci alıntı:

“*Senin için yazarken zaman kavramı nerede duruyor?

… Zamanı karmaşık bir formül içinde kullanmak metnin esas meselesine otopsi yapmak gibidir, unsurları yan yana getirip bakmayı, bağlantıları sorgulamayı, hem analizi hem sentezi gerektirir. Bellek de böyle işler. Bellek olup bitenleri lineer bir düzen içinde saklamaz, zamanın dışında kategoriler kullanır, her anıyı yarattığı etkiye göre sınıflandırır, bilinçdışıyla işbirliği hâlindedir. Özel bir duruma karşılık gelmiyorsa en çabuk unuttuğumuz şey tarihlerdir. Olayları hatırlarız ama tarihlerini çoğu zaman karıştırırız. Özel durumların da genellikle bireysel veya toplumsal bir karşılığı vardır, belleğin korumaya aldığı bütünsellik içinde bir anlam taşır. Mesela 1999 Depremi sırasında yaşadığımız bir olayı tarihiyle hatırlarız; çünkü yaşadığımız olayın dış çerçevesi olayın kendisinden daha büyüktür. Dolayısıyla roman yazarken yararlandığım formül tarihin akışı değil, belleğin işleyişi. Bu açıdan roman belleğe çok yakın.”

İkinci alıntı:

“Eğitsel kollar her zaman ve bütün okullarda hep kötü niyetli değildi. Bazı öğretmenler bunu öğrencilerin yararına kullanırlar, onların sosyalleşmelerini ve gelişmelerini sağlarlardı. Okul veya sınıf gazetelerini kendilerini teşvik eden öğretmenlerinin sayesinde çocuklar çıkarır, tiyatro grupları kurulur, oyunlar sahnelenir, dans grupları oluşturulur, deprem, sel gibi toplumsal felaketlerde bu kollar yardım toplarlardı.

Üçüncü alıntı:

“Ama şimdi kendi memleketlerinde şehrin yerlisi değil, yeni sakini muamelesi görüyorlar. Yaşlanmış akrabalarından başka, tanıdıkları pek kimse kalmamış. Genç akrabalar onları tanımıyor, tanıyanlar da umursamıyor. Çocukluk-gençlik arkadaşlarının bir kısmı depremden sonra göç etmiş, kalanlarla da aralarına zaman ve mesafe girmiş.

Handan İnci’nin Ayfer Tunç’la yaptığı nehir söyleşiyi okumaya başladığımda ilk merak ettiğim konu “deprem” oldu. Çünkü Adapazarıdenince zihnimde canlanan en yakıcı hadise hep “deprem” olagelmiştir. Yine bu şehrin tarihinde, depremle birlikte şehri değiştirip dönüştüren diğer olgular “göç” ve “savaş”tır. Doksan üç harbinden sonra Kafkaslardan ve hemen her karışıklığın akabinde Balkanlardan göç alan bu şehir, dışarıdan gelenlerle büyüyüp serpilmiş zamanla vilayet olmuş, sanayi şehri olmanın eşiğine kadar gelmiştir. Bence olmuştur da. (Ayfer Tunç’un anne tarafının Kafkaslardan baba tarafının Balkanlardan geldiğini hatırlatalım.) Bugün iki üniversitesi; bu üniversitelerin bilimsel çalışma ve aktivitelerle şehri dönüştürmeye başlamasının yanı sıra kültür ve sanat faaliyetleriyle de İstanbul’un en azından bir yakasıyla yarışır hâle gelmiştir. Tekdüzelikten ve tekseslilikten çoksesliliğe ve çok renkliliğe doğru yol alan Adapazarı yakın gelecekte yukarıda altını çizdiğimiz konular (bilim, kültür, sanat) dışında da ülkenin önemli cazibe merkezlerinden biri olmaya adaydır. Olmalıdır da. (Özellikle tarım; ayva/fındık/üzüm/patates, liman; deniz taşımacılığı, spor; su ve dağ sporları, turizm; deniz, göl, nehir, sağlık ve yayla turizmi, gastronomi; yerel yemeklerin yanı sıra Balkan ve Kafkas mutfağı gibi konuları başa yazıyorum.) Bu nedenle, şehrin günüyle ve geleceğiyle ilgili karar verenlerin hem sayısı hem niteliği biraz daha yükseğe çekilmeli, yapılanların ve yapılması planlananların çerçevesi yerel değerler ihmal edilmeden evrensele doğru evirilmelidir.

Ne demek istediğimi somut bir örnekle daha anlaşılır kılmak isterim: Ayfer Tunç’un 1970’li yıllarda daha çok Adapazarı’nda gördüklerinden, duyduklarından, yaşadıklarından yola çıkarak kaleme aldığı Bir Mâniniz Yoksa Annemler Size Gelecek (2001) kitabından hareketle bir “Adapazarı Kültür ve Sanat Müzesi” kurulabilir. Burada; geçmişten bugüne çocuk oyun ve oyuncaklarından tutun okul araç gereçlerine; radyo ve televizyonla ilgili malzemelerden tutun müzik, sinema, tiyatro, giyim-kuşam ve fotoğraf albümlerine; çocuk ve gençlik kitaplarından tutun düğün ve evlilik adetlerine; cenaze ve bayram ritüellerinden tutun komşuluklarda, yolculuklarda yaşananlara kadar tüm bu bireysel, toplumsal ve kültürel unsurları yansıtan her türlü yazılı, işitsel ve görsel malzemeler, ürünler, değişik eşyalar, araç gereçler sergilenebilir. (1970’li yılların ortalarına odaklanan Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi(2008) adlı kitabından yola çıkılarak oluşturulan “Masumiyet Müzesi”ni hatırlatmaya bilmem gerek var mı?) Altını çize çize, üstüne basa basa söylüyorum, iki üniversitesi olan bu şehirde “Adapazarı Araştırmaları Merkezi” kurulmalıdır. Merak etmeyin, bunun bir tarafı Osmanlı’ya, Selçuklu’ya bir tarafı Kafkaslara, Balkanlara; bir tarafı doksan üç harbine, bir tarafı Millî Mücadele’ye çıkar zaten.

Hariçten gazel okuduğumu biliyorum ama yeri gelmişken yazmak isterim. Daha önce Adapazarı’nda kurulacak Ziraat Fakültesi’nin Geyve ile Pamukova arasında Sakarya Nehri’nin kenarına yapılması gibi bir hayalimden bahsetmiştim. Nasip Ayfer Tunç’un çocukluğunun bir kısmını geçirdiği Arifiye’ye imiş.

Gelelim yazının başındaki alıntılara.

Birinci alıntıda 1999 Adapazarı Depremi Tunç’un metnine bellek bahsinin örneklemi olarak girer. Depremin şehirde yarattığı yıkım ve travmaya değil, birey ve toplumda oluşturduğu etki nedeniyle “bellek”te kalıcı hâle gelmesine vurgu yapar. Yazara göre, bireyde ve toplumda derin izler bırakan hadiselerin bellekte ayrıcalıklı bir yeri vardır.

İkinci alıntıda deprem daha genel bir çerçeveye bürünür ve okullardaki eğitsel kollar aracılığıyla öğrencilerin duygu eğitimi ve gelişiminin aracı olarak görülür. Toplumca yaşanan büyük felaketler, geride kalanlara verdikleri dersle, “hayat boyu öğrenme”nin bir çeşidi olarak düşünülebilir.

Üçüncü alıntı uzun yıllar Adapazarı dışında çalıştıktan ve yaşadıktan sonra emekli olup memleketine dönen bir ailenin dramını işler. Bu geriye dönüşte sosyal hayatın hemen her alanında olumsuzluklar yaşayan aileyi bir de deprem vurur. Sözün özü, şehir şehir dolaştıktan sonra memleketine dönen ve burayı bıraktığı gibi bulamayan bir aileye ayna tutar. Çarşısıyla, pazarıyla, esnafıyla, araba duraklarıyla, depremden sonra merkezden köylere veya başka şehirlere göç edenleriyle allak bullak olmuş bir Adapazarı portresi çizer. Bu alt üst oluştan şehrin mezarlıkları da nasibini alır. “Eskiden tek bir tepe olan Emirdağ Mezarlığı şimdi uçsuz bucaksız ve depremde hayatını kaybedenlerin çok acıklı mezar taşlarıyla doludur.”4

Dikkatli okurlar derdimi anlamıştır. Ayfer Tunç okumalarımda “Adapazarı Depremi”ni anlatan yerleri tespit edip onlardan hareketle bir yazı yazma telaşı içindeyim. Sait Faik’te depremin yerini daha çok Sakarya Nehri’nin hırçınlıklarının aldığını biliyorum. Onun dışındaki Adapazarlı yazarların çoğunda deprem izleğinin hatırı sayılır bir yer tuttuğunu söyleyebilirim. Bu şehirde göç ve savaşla birlikte en çok hikâyesi anlatılan felaketlerdendir deprem. Hem de nesilden nesile, kuşaktan kuşağa aktarılan deprem hikâyeleridir bunlar. Bazen büyükler küçüklere yaşadıkları depremi anlatır, çocukları da büyüklerinden dinlediklerini kendilerinden sonrakilere… Bu döngü hemen her neslin depremi yaşamasıyla kırılıverir bir gün. Bir yaş veya zamandan sonra bütün Adapazarlılar bir şekilde depreme maruz kalır ve “deprem anlatıcısı”na dönüşür. Ayfer Tunç istese de bu Adapazarı gerçeğinin dışında kalamazdı. (Ben de bir deprem çocuğuyum. Büyüklerim ben doğduktan kısa bir süre sonra vuku bulan Adapazarı Depremi’ni anlattılar bana yıllarca. Sonra ben de birkaç deprem gördüm ve dinlediklerimle yaşadıklarım birbirine eklemlendi.)

Kısa bir tecessüsten sonra Ayfer Tunç’ta depremi bir “aşk” başlığı (veya hikâyesi) içinde gizlenmiş buldum. Hikâyeyi okumaya başladıktan sonra başlıktaki yanıltıcı ama cezbedici taraf depremin yakıcı ve yıkıcı yanıyla yer değiştirdi:

“Sarıyer sırtlarında ikiz villada oturan iki kardeş, 17 Ağustos 1999 tarihinde saat 03.02’de meydana gelen depremi hissetmiyorlar. O gece geç saatlere kadar misafir ağırlamışlar, epeyce de içmişler. Ama küçük kardeşin ayık karısı hissediyor, yataktan fırladığı gibi kocasını çocuklarını uyandırıyor. Büyük kardeşin karısı da uyanmış. Çoluk çocuk bahçede toplanıyorlar.”

(Hikâyenin ilk paragrafını okuyunca, konuyla ilgisi olmadığını bildiğim ama yazmaktan kendimi alamadığım bir edebiyat tarihi ayrıntısı kapımı çaldı: 1902’de okumak için İstanbul’a gelen Yahya Kemal’in bir süre yanında konakladığı akrabası İbrahim Bey’in Sarıyer’deki sazlı, sözlü, içkili köşkü gözümün önünde canlandı.)

Sarıyer sırtlarında (depreme dayanıklı bölgede) ikiz villada (sağlam bir yapıda) oturan iki kardeş, 17 Ağustos 1999 tarihinde saat 03.02’de meydana gelen depremi hissetmiyorlar. (Evin bulunduğu yer depreme dayanıklıdır ve sarsıntı pek hissedilmez, bir de…) O gece geç saatlere kadar misafir ağırlamışlar, epeyce de içmişler. Ama küçük kardeşin ayık (içki içmeyen) karısı hissediyor, yataktan fırladığı gibi kocasını çocuklarını uyandırıyor. Büyük kardeşin karısı da uyanmış. Çoluk çocuk bahçede toplanıyorlar. (Depremi hissedenler ailenin geri kalanlarını uyandırıyor ve artçı deprem korkusuyla olacak, iki ailenin tüm bireyleri bahçede, yani deprem açısından güvenli bölgede toplanıyorlar.)

Bütün depremlerde olduğu gibi elektrikler kesilmiştir, telefonlar çalışmamaktadır ve halk tedirgin bir hâlde sokaklara dökülmüştür. Sahip olanlar için geriye araba/lar kalmıştır. Arabanın radyosu açılınca depremin özellikle Doğu Marmara’yı yerle bir ettiği anlaşılır. Adapazarı’nda doğan ve anne babaları burada yaşayan ikiz kardeş paniğe kapılır. İki yaşlı insandan biri (anne) beş yıl önce beyin kanaması geçirmiş ve bitkisel hayata girmiştir. Bu dermansız rahatsızlıktan sonra babaları annelerini hastanede bırakmayı kabul etmemiş ve evin bir odasını “yoğun bakım odası”na dönüştürerek eşinin ihtiyaçlarını tek başına karşılamış, ona büyük bir dikkat ve sevgiyle bakmaya devam etmiştir. Kendisine yardım etmesi için hemşire tutulmasını da kabul etmemiştir.

Sıra, Sarıyer sırtlarındaki ikiz villadan Adapazarı’na gitmeye gelmiştir. Deprem sadece elektrik ve telefona darbe vurmamış, yolları da kullanılamaz hâle getirmiştir. Yarılan asfaltlar, yıkılan köprüler, viyadükler ve yakınlarına bir an önce ulaşmaya çalışan depremzedeler…

Sevdikleriniz depremin yıkıma uğrattığı yerdeyse bir yolunu bulup gitmek zorundasınız. Motosiklet merakı bulunan iki kardeş için alternatif gidiş şekli kendiliğinden devreye girer. Motosikletlerine atlarlar ve yer yer ara yollardan, yan yollardan, köylerden, kasabalardan dolaşarak yatalak annelerine ve ona bakan babalarına ulaşmaya çalışırlar. Zor ve uzun sayılabilecek bir yolculuktan sonra sabahın ilk saatlerinde Adapazarı’na varılır. (Adapazarı motosiklet ve yarış merakıyla bilinir. Kenan Sofuoğlu, Sinan Sofuoğlu, Bahattin Sofuoğlu, Can Öncü, Toprak Razgatlıoğlu bunların ilk akla gelenlerinden. Ayrıca, Sofuoğlu kardeşlerin babası da depremde enkaz altında kalmıştır.) Adapazarı’na varılmıştır ama yıkılan evlerin enkazlarını aşıp babalarının oturduğu sokağa, apartmana ulaşmak kolay değildir. Şehir kıyameti yaşamaktadır. Artçı depremler yapılan ve yapılacak olan işleri sekteye uğratmaktadır.

İki kardeş birçok zorluktan sonra anne babalarının oturduğu sokağa, apartmana varırlar fakat gördükleri manzara korkunçtur, apartmanın bodrum katı zemine gömülmüştür. İki yanında bulunan altı katlı apartmanlar üçer kata inmiştir. Alt katlar bisküvi gibi un ufak olmuştur. (1999 depreminde birçok apartmanda alttaki/zemindeki iki katın, üç katın toprağa gömüldüğünü gözlerimle görmüştüm.)

Hikâyenin tam da burasında, sabahın ilk saatlerinde varılan şehirdeki deprem sonrası durum/atmosfer, yaşananları okurların gözünde canlandıracak kadar yalın ve akıcı bir dille tasvir edilir:

“Yıkıntılardan yükselen toz yatışmamış daha, güneşin ilk ışıkları tozu parlatıyor. İnsanlar yüzlerce tonluk demir, beton yığınlarının başında. Hepsinin yüzleri acıdan kaskatı kesilmiş. Anneler enkaz altında kalan çocuklarına sesleniyor. Babalar yüzlerce tonluk beton yığınlarını elleriyle kaldırmak için umutsuzca çabalıyor. Anne babasını bulamayan çocuklar hıçkırarak, kardeşler birbirine sarılarak ağlıyor. Bir adamın çıplak ayakları kırık camlara basmaktan paramparça olmuş, kan içinde ama farkında değil, acısını duymuyor. Ailesini arıyor. Bir başkası, kucağında ölü çocuğu, delice çığlıklar atıyor. Manzara dayanılır gibi değil.” (s. 175)

İnsanlarla başlayan betimlemeler sırayla annelere, babalara, çocuklara doğru ilerler. Sonrasında kameranın odaklandığı yerler bulanıklaşır ve “bir adama”, “bir başkasına” dönüşür. Tunç’un, son cümlede tercih ettiği kelimeden hareketle söylemek gerekirse şehrin “manzara”sı burada yaşayanların daha önce tanık olmadıkları büyüklüktedir ve iç parçalayıcıdır. Deprem konusunda müktesebatı olanların aklına Tevfik Fikret’in “Verin Zavallılara” şiirini getirir. Bu manzumede Fikret de “manzara” kelimesini kullanır (“manzara-i cân-şikâf”: Can yakıcı, yaralayıcı manzara.) hatta “levha” sözcüğüyle bu ibareyi daha da pekiştirir.

Depremin şehirde oluşturduğu karmaşayı betimlemeler aracılığıyla okura aktaran yazar, ana izleğe geri dönmekte gecikmez. O kalabalık içinde babanın komşularından bir kaçına tesadüf edilir. Fakat komşularının, eve bağımlı yaşayan bu iki yaşlıdan haberleri yoktur.

Komşularından ve çevredekilerden umudunu kesen iki kardeş, kendi çabalarıyla anne babalarının yaşadığı daireye çıkmayı denerler. Menteşeler yerinden oynadığı için apartmanın ana kapısı açılmaz. Hâlâ aklı başında olan komşulardan biri, artçı depremleri kastederek uyardığı hâlde, girişteki bir dairenin penceresinden apartmana girerler ve girdikleri dairede sağlam tek eşyanın kalmadığını görürler. Gördükleri ve yaşadıkları, umutsuzluklarını arttırmaktan başka bir işe yaramaz.

Daireden merdiven boşluğuna geçerler fakat elektrik olmadığı için daha fazla ilerlemeleri mümkün değildir. Son anda yanlarına almayı akıl ettikleri feneri yakarlar, basamakları tek tek kontrol ederek ve duvarlara tutunarak dördüncü kata kadar çıkarlar. Sabahın ilk saatlerinden beri gördüklerinden, yaşadıklarından sonra dahi ölüm duygusunu içselleştiremediklerini (kabullenemediklerini) anne babalarını toprağa vermeye hazır olmadıklarını fark ederler. Sevdiklerinin ölümüyle yüzleşme ihtimali onları ani ve zamansız yakalamıştır. Her şeye rağmen, küçük de olsa, anne babalarına sağ olarak kavuşma umudu onları ayakta tutar. İki kardeş aynı anda anahtarlarına davranır. Kapının açılacağına ihtimal vermezler ama yine de şanslarını denerler. Kapı açılır, bu da beklenmeyen bir durumun gerçekleşmesi anlamında bir şoktur. Korka korka içeriye girerler ve gördükleri “manzara” karşısında donakalırlar. “Babaları pijamalı, elinde süpürge, sakince cam kırıklarını süpürüyor. Salondaki vitrin nasıl olmuşsa devrilmemiş ama içindeki her şey yere düşüp kırılmış. Kristal bardaklar, porselen fincanlar, tabaklar, kadehler tuzla buz, sağlam kalan tek bir cam eşya yok.” (s. 176)

Baba, oğullarını görür görmez kendisi depremi yaşamamış gibi “Anneniz iyi.” der. İki kardeş, babalarının boynuna atılır ve ağlamaya başlar. “Doğup büyüdükleri şehri bir enkaz yığını hâlinde gördükleri hâlde, depremin dehşetini babalarını kucakladıkları an hissederler.” (s. 176) Sinirleri boşalmış bir şekilde, “Baba niye dışarı çıkmadın?” diye sorduklarında “Annenizi bırakıp…” der baba. İki kardeş zihinlerinde tamamlar bu ifadeyi. Ve hikâyenin belki de en can yakıcı sahnesi yaşanır bu yarım diyaloğun devamında, baba çocuklarına “Bunu bana nasıl sorarsınız” der gibi bakar. Bu bakıştan sonra iki kardeş “Annemiz zaten ölü.” diyemezler. Sıra annenin odasına girmeye gelir. “Annelerinin odasına giriyorlar. Kadın yatağında, hayatta sanki hiçbir şey değişmemiş gibi yatıyor. Beş yıldır sonsuz uykuda, uykusu bir gün sessizce ölüme bağlanacak.” (s. 176)

Baba anlatmaya devam eder, “Önce burayı toparladım.” der, oldukça olağan bir işten söz eder gibi ve devam eder, “Annenizin yatağı bir duvardan bir duvara çarptı durdu. Ben de beraber.” (s. 177) Artçı depremler olduğunda gene duvara çarpmasın, eşi zarar görmesin diye yatağın tekerleklerini battaniyelerle sarmış, annenin iki yanına yastıklar sıralamıştır baba. Belli etmez ama başından yaralanmıştır. İki kardeş yarasını sorunca “Kanadı, geçti.” der ve sözü yine sessizce uyuyan eşine getirir, “Yataktan düşecek diye korktum ama bir şey olmadı çok şükür.” Baba yaptıkları ve anlattıklarıyla, farkında olmadan, bu depremin gerçek mağduru bilinci ve sağlığı yerinde olan ben değil, bilinci kapalı yatan ve bir başkasının ilgisine, merhametine muhtaç olan annenizdir, demektedir.

Yaralı başına çocuklarının dokunmasına izin vermeyen baba karısının saçlarını okşar. İki kardeş konuyu önceden kararlaştırdıkları sonuca ulaştırmak için kestirme yoldan düşüncelerini babalarına açarlar ama baba eşinden başkasını düşünemeyecek, konuşamayacak kadar bahsin öbür tarafındadır. Çocuklara kalırsa anne hastaneye, baba iki kardeşin yanına götürülecek ve böylece depremin yaraları sarılmaya çalışılacaktır.

Baba söylenenleri duymaz ve yatak odasına gider. Oğulları da peşinden gelince, yatak odasındaki gardırobun yatağın üstüne devrildiğini görürler. Baba, yatağın üzerine devrilmiş gardırobu kaldırmak için çocuklarından yardım ister, birlikte gardırobu kaldırırlar. Gardıroptan temiz çarşafı çıkaran baba peşinden, “Annenizin çarşaflarını değiştirme günü bugün.” der. Yatak odası darmadağın olduğu hâlde yatağın bozulmamış olduğunu gören küçük oğul babasının kendi yatağında yatmadığını anlar. Çünkü baba, yatakta “yatmış olsa/ydı üstüne devrilecek bu gardırobun altından canlı çıkamazdı.”

Yatak odasının bu hâli çocukların merakını tahrik eder ve babalarına “Deprem olduğu sırada uyuyor muydun sen?” diye sorarlar. “Uyuyordum.” diye cevap veren baba, uyuduğu yer olarak annenin başucundaki koltuğu gösterir: “Burada. Ben burada uyuyorum geceleri.” Cevap yeni bir soruyu doğuracak kadar şaşırtıcıdır ve iki kardeş “Ne zamandan beri?” diye sorar, “İlk günden beri.” der, baba. Ve asıl deprem o zaman olur bütün vefâ ve merhamet memleketlerinde, çünkü beş yıldır kendi yatağında yatmamıştır baba. O hâlde bu depremin adı, insanlığı yaradılış ayarlarına ulaştıracak tek vasıta olan karşılıksız sevgi, yani “aşk” olmalıdır. Biri toprağın biri kalplerin derinden titremesi yani.5

1 Ayfer Tunç’la Karanlıkta Kelimeler, Söyleşi: Handan İnci, Can Sanat Yayınları, İstanbul 2014, s. 327-328.

2 Ayfer Tunç, “Sınıf Başkanı, Eğitsel Kollar”, Bir Mâniniz Yoksa Annemler Size Gelecek, Can Sanat Yayınları, İstanbul 2017, s. 79.

3 Ayfer Tunç, “Memleket Kıpkırmızı Bir Akide Şekeri”, Memleket Hikâyeleri, Can Sanat Yayınları, İstanbul 2024, s. 314.

4 Ayfer Tunç, “Memleket Kıpkırmızı Bir Akide Şekeri”, Memleket Hikâyeleri, Can Sanat Yayınları, İstanbul 2024, s. 314.

5 Metindeki sayfa numaraları (Ayfer Tunç, “Aşk”, Memleket Hikâyeleri, Can Sanat Yayınları, İstanbul 2024, s. 174-177.) künyeli yazıdan/kitaptan hareketle konulmuştur ve metindeki vurgular bize aittir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ