Hasan Özdemir

Gerek Kalmadı

Muharrem Dayanç

Yazarın şu ana kadar yazılmış 22 makalesi bulunuyor.

Michel Foucault’nun insan bilimlerinin arkeolojisini yapan Kelimeler ve Şeyler adlı yapıtının adıyla; insana, hayata ve topluma bakışım arasında benzerlikler bulurum. Ben “kelimeler ve diğerleri” diyorum, yazar “kelimeler ve şeyler” diyor. Uzak değil söylediklerimiz. Hatta iki kelime grubunun aynı kapıya çıktığı da söylenebilir. Daha mühimi, merkezde “kelimeler” var ki bu durum nirengi noktasının ortak olduğunu gösterir. (“Sâbit-kadem ol merkez-i me’mûn-ı rızâda / Vâreste olup dâire-i havf u recâdan”)

Biraz açayım: Her kelime canlı bir organizmadır; özgün bir yapıdır; aydınlanma ve farkındalıktır, yargı ve cümledir; tamamlanmış bir dünya ve bitmeyen bir rüyâdır. İnsanla insan ve yerle gök arasında köprüdür. Sözün özü, uygarlıklar kelimeler/kavramlar üzerine inşa edilir ve bunlar üzerinde büyür. Ve yine medeniyetler eskiyen, çağın gerisine düşen kelimelerin/kavramların (bir de kurumların) yerine yenisini koyamamaktan (veya icat edememekten) zayıflar, güç kaybeder, hatta yıkılır. Geçmişte önemli başarılara imza atmış birçok medeniyetin bugünkü suskunluğunun nedeni zamana, zemine ve insana tercüman olacak, o güne kadar oluşmuş (ulusal ve evrensel) birikimi önce anlayacak sonra geleceğe taşıyacak kelimelere/kavramlara (bir de kurumlara) ulaşamamalarıdır. Bunları, üretecek, geliştirecek ve yaşatacak sanatçıları, bilim insanlarını (bir de devlet adamlarını) yetiştirememeleridir

Altını çizerek bir kere daha ifade edeyim ki geçmişten bugüne kalan, düşünce ve zamanda sürekliliği (imtidâd) sağlayan unsurların başında kelimeler/kavramlar gelir. Şekil ve içerik yönünden yerini sağlamlaştıran her kelimenin/kavramın yatay ve dikey iniş-çıkışlara aracılık etmesi bundandır. Bu minvalde şiir, dilin miracı olsa gerektir. “Roman nedir?” sorusunun cevabı bulunduğunda onu da ait olduğu tarihsel rafa kaldırırız.

Hâsılı bahsi daraltıp özelleştirince, bazı kelimelerin çağın ruhunu/özünü (zeitgeist) içinde taşıdığı fark edilir. Böyle sözcüklerin yanına, onların anlam ve bağlam dünyasına uygun bir kelime daha getirdiniz mi üçüncüsüne gerek kalmaz. Eşini bulan her varlık gibi, dengini bulan her kelime imgesel bir anlama bürünür. Sözlükteki ve insan belleğindeki yerini sağlamlaştırır. Zamana ve nisyana meydan okur.

ki dost gibi iki kelimenin yan yana gelerek dilde anlamlı kalkışmalara (yaratıcılık) kapı aralamasından bahsedecektik, araya başka sözcükler girdi.

Benim büyülü ve uğurlu sayım iki olagelmiştir. Atasözleri içinde iki tanesini tek geçerim:

“Gelen gideni aratır.”

“Dağdan gelen bağdakini kovar.”

İki vecize bana kılavuzluk etmiştir:

“Gelin gittikten sonra (veya bayramdan sonra) gelen kınayı kıçına yak!”

“Göle su gelinceye kadar kurbağanın gözü patlar!”

Dünya iki duraktan ibarettir; “beşik” ve “mezar”.

İnsanın iki zindanı vardır; “can” ve “canan”.

“Geceyle gündüz” gibi, “iki göz”, “iki kulak”, “iki el”, “iki ayak” diye uzar gider ikiliklerim. (İkilik olmadan “birlik” olmaz. Gölgesi olmayanın kendisi yoktur.)

Bakmayın siz Yûnus’un “İkilikten usandım birlik hanına kandım.” demesine. Maşûksuz âşık olur mu â dede? Leylâ’sız Mecnûn, Aslı’sız Kerem, Şirin’siz Ferhat olur mu? (“Şeb-i yeldâda uzar fecre kadar kıssa-i aşk.”

Sözü uzatmadan çağın ruhunu özetlediğini düşündüğüm iki kelimeyi söyleyeyim: “Gerek kalmadı.

(“Gerek ağla ey dil gerek hurrem ol / Cefâsız vefâ yok belâsız safâ.”) (“Bir kul gerekmez mi bir sultan için / Güzeller bezminde dîvan eylesin.”) (“Sûfîlere sohbet gerek / Ahîlere âhret gerek / Mecnûn’lara Leylâ gerek / Bana seni gerek seni”.)

Günümüzün hangi önemli kavramının önüne veya arkasına “gerek kalmadı” ibaresini yerleştirirseniz “zamanın ruhu” o kelimenin, kavramın anlam ve bağlam dünyasını belirler. Anlam avcıları için söz mesafesi daralır

Doktor/a gerek kalmadı. (Hasta öldü.)

Dost/a gerek kalmadı. (Vefâ öldü.)

Düşman/a gerek kalmadı. (Dost öldü.)

Mektup/a gerek kalmadı. (Muhatap öldü.)

Geri dönen mektup/a gerek kalmadı. (Aşk öldü.)

Soru/ya gerek kalmadı. (Sorgu öldü.)

Kitap/a gerek kalmadı. (Yazar öldü.)

Gazete/ye gerek kalmadı. (Haber öldü.)

Okur/a gerek kalmadı. (Anlam öldü.)

Şiir/e gerek kalmadı. (Duygular öldü.)

Roman/a gerek kalmadı. (Söz öldü.)

Hikâye/ye gerek kalmadı. (Şehrazat öldü.)

Renkler/e gerek kalmadı. (Mavi öldü.)

Bilgi/ye gerek kalmadı. (Bilge öldü.)

Bilgin/e gerek kalmadı. (Üniversite öldü.)

Mektep/e gerek kalmadı. (Kütüphane öldü.)

Talebe/ye gerek kalmadı. (Öğretmen öldü.)

Adalet/e gerek kalmadı. (Mazlum öldü.)

Avukat/a gerek kalmadı. (Adalet öldü.)

Savaş/a gerek kalmadı. (Dava öldü.)

Barış/a gerek kalmadı. (Padişah öldü.)

Kıyamet/e gerek kalmadı. (Tanrı öldü.)

Uyarlayın uyarlayabildiğiniz kadar.

Bazen “yok”, bazen “önemsiz”, bazen “ihtiyaç kalmadı”, bazen “geçmişte kaldı”, bazen “anlamını yitirdi” karşılığında kullanılıyor bu ibare… (“Artık olan oldu bize / Gelsen de bir gelmesen de.”) Her renge ve her kılığa giriyor tıpkı çağın insanı gibi. Ve çağın hâkim anlayışıyla tanıştırıyor yanına geldiklerini, koluna girdiklerini. Aydınlıkları griye, geceyi alacakaranlığa dönüştürüyor. Kimse kendisi olamıyor, kendisi kalamıyor. Bütün kazanımları boşa düşürüyor. Sisifos efsanesine hak verdiriyor. Kalemi, kâğıdı, mürekkebi, hatta masayı, tabureyi, sandalyeyi, kapıyı, pencereyi ve dahi insanı boşa düşürüyor, sorgulatıyor.

Derenin akmasına gerek kalmadı, kuruttuk.

Güneşin doğmasına gerek kalmadı, dünya bir mahzen.

Güllerin açmasına gerek kalmadı, kuşlar göç etti.

Buluta gerek kalmadı, denizler çekildi.

Yağmura gerek kalmadı, toprak kurudu.

Size de gerek kalmadı sözlükler (lügatler), bakmayın arayan gözlerle kalbime, siz de gidin ait olduğunuz yere.

Ve zaman öyle bir maniveladır ki bugün havaya fırlatıp mutlu ettiklerini, omuzlar üstünde taşıdıklarını, yarın bir köşeye atıp atıl ve anlamsız kılabilir. Bugünün, yarının ve evrensel anlamda zamanın terazisinde tartmadan ne mutluluğu abartın ne mutsuzluğu, ne başarıyı ne kaybedişi.

Böylesine kirlenen dünyada bir şeylerin peşinde koşmaya değmez. Hele hele hırs atına binmeye hiç değmez. (“Rızk-ı maksûma kanaâttir meâli hikmetin / Gâh hırs-ı nev-şikâr ile şikâr elden gider.”) İzzet Molla merhum boşuna dememiş; “Gerdûn sitem-i baht-ı siyâh etmeye değmez / Billâh bu gam-hâne bir âh etmeye değmez.” Ya Yahya Kemal’in, “Değmez Kemâl uyanmaya ikmâl-i ömr için.” demesine ne demeli?

Sözü yormaya gerek yok.

Her kelimeyi, son defa kullanıyormuş gibi kullanacağım artık.

Her yazıyı, son yazımı yazıyormuş gibi yazacağım.

Her sözü, son sözümü söylüyormuş gibi söyleyeceğim.

Her dersi, son dersimi anlatıyormuş gibi anlatacağım.

(Her an elektrikler kesilecekmiş gibi seyredeceğim Fener’in maçlarını.)

Her konuşmadan sonra, bir daha konuşmayacakmış gibi susacağım.

Korkuyorum ama yazıyorum, bu gidişle sözcüklere de gerek kalmayacak.

(“Bin yıllık yorgunluğu / Nasıl taşır kelimeler.”)

Okuma, anlama ve yaşama körü olan insana umut bağlamaya da gerek kalmadı.

Onu düştüğü kuyudan çıkarmaya da.

Bu minvalde yazan, söyleyen, türkü yakan dostların izniyle birkaç kelimelik teselli olarak son sözü cânım Cahit Sıtkı’ya veriyorum:

Neden sonra farkına varıyorsun

Etrafındaki korkunç ıssızlığın.

Yâr olsun, dost olsun, ne arıyorsun,

Adresi belli mi vefasızlığın?

Aşk, dostluk!.. Hepsi dökülür yapraklar!

Çıplak bir ağaç durgun suda aksin.

Yalnızlık dediğin hayatta başlar;

 

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ