NECATİGİL’DEN MEKTUP VAR
NECATİGİL’DEN MEKTUP VAR
(“Sen bizim makam-ı biradersin.”)
Giriş ve küçük dikkatler
“Mektup”, “mülakat”, “hatıra”, “gezi yazısı” gibi bir yazarın başka yerde bulunması kolay olmayan niteliklerine kapı aralayan türler hep ilgimi çekmiştir. Bunlar içinde özellikle “mektup” türünü, insanların mahremiyetlerine girme ihtimalleri açısından diğerlerinden ayırırım. Fakat bahsi, bu öngörü bağlamında genelleştirmediğimi de belirtmek isterim
Birinci derecede yakınlarının izni alınarak kamuoyuna mal olmuş yazarların mektuplarının yayımlanmasının bir mahsuru olmasa gerek. Dolayısıyla, Behçet Necatigil (1916-1979) ile Tahir Alangu’nun (1915-1973) gençlik yıllarından orta yaşlara kadar süren mektuplaşmalarının (1933-1953) yayımlanmasını bu mahsuru olmayan kategorisinde düşünebiliriz. Bu kısma giren ve Hani Seninle Susar, Yürür ve Yine Susardık1 adıyla Serenad Demirhan tarafından yayıma hazırlanıp iki dostun (Necatigil-Alangu) mektuplaşmalarından oluşan kitabı, üzerinde okumalar yaptığım Necatigil’le ilgili zihnimde oluşan düşünceleri test etmek için okudum biraz da. Necatigil-Alangu dostluğunun bu kadar derinlere indiğini bilmiyordum ve tahmin edemezdim.
Bu dostluğa gıpta ettiğimi, mektupların bu yönüyle de okunmayı hak ettiğini söylemek isterim. Ama mektuplarda bundan daha fazlası var ki o da iki edebiyatçının veya başka bir ifadeyle akademisyen olmak için birbirine yol açmaya çalışan iki kafadarın yazdıklarıyla birbirini beslemesi ve ayakta tutma çabasıdır. Hemen her mektupta kendisine atıfta bulunulan yerli/yabancı yazar ve kitaplarla birlikte, bazen iktibaslarla bazen göndermelerle metinlere sızan dizeler, beyitler, dörtlükler, özlü sözler, ayetler iki edebiyatçıya ve dönemlerine ayna tutacak kadar renklidir.Buraya kadar söylediklerimize birkaç örnek vermekte fayda var. 1937 yılında kazandığı bursla Almancasını ilerletmek için Berlin’e giderken yolda yaşadıklarını, gördüklerini dostu Alangu’yla günü gününe paylaşan Necatigil, o günün sadece zor şartlarını ayrıntılı bir şekilde mektuplarına aktarmaz, dış dünyada gördüklerini de kayda geçirir. İstanbul-Köstence arasını maceralı bir vapur yolculuğuyla geçiren Almanya yolcusu altı arkadaş Bükreş trenine kıl payı yetişir. Tren Romanya topraklarında ilerlerken yenilik ve farklılık namına bir şey görmek çok da mümkün değildir. Yolun yarısına doğru karşılarına Tuna Nehri çıkar ve Necatigil’in ağzından şu dizeler dökülür:
Kötü bir trenle geçtik Tuna’yı
İki dize bu kitabı okuyana kadar dikkatimi çekmemişti. Dipnota baktığımda Kemalettin Kamu’ya ait olduğunu gördüğüm dizelerin önünü ve ardını bulma telaşına düştüm. Bir Tuna Nehri hayranı olarak bu nehirle ilgili, hatta içinde Tuna geçen bütün şiirleri bildiğimi sanıyordum. Âşık Çelebi’nin muhteşem “Tuna Kasidesi”nden Fuat Köprülü’nün “Akıncı Türküleri”ne, Nâzım Hikmet’in “Tuna Üstüne Söylenmiştir”inden Arif Nihat’ın “Ağıt”ına, Ali Akbaş’ın “Göç”ünden Halide Nusret’in “Tuna”sına kadar… Necatigil’den aldığım ilhamla Kamu’nun “Tuna” şiirinin tamamına buldum:
Dağlar ağaç dolu, ovalar yeşil,
Bu yolda konuşmak istemiyor dil,
Yelesi kabarmış atlarla değil,
Kötü bir tirenle geçtim Tuna’dan.
Başımın içinde uyanıyor dün,
Sanki cenazeye dönen bir düğün,
Dostlarım hoş görün, şimdi gönlümün,
En güzel kızını seçtim Tuna’dan
Buradan döneli bizim ordular,
Akmıyor, yerinde duruyor sular,
Babamın kanından damlalar mı var?
İçtim kana kana içtim Tuna’dan.30 Mayıs 1944’te Sarayköy’den yazdığı mektupta babasının din adamı olmasına, müftülük yapmasına atıfta bulunarak Necatigil’e “Sen hocazadesindir. Kalb-i selim sahibisin. Âyine-i saf bir merd-i ra’nasındır. Bana gece gündüz dua et..” (s. 165) diyen Alangu’nun söyledikleri öylesine söylenmiş sözlerden değildir. Metinlerinde yaşanan durumlara uygun ayetler iktibas etmeyi seven Necatigil’in dini konularda bilgi ve birikim sahibi olduğu söylenebilir. Mesela, 15 Ağustos 1938 tarihinde yazdığı bir mektupta Necatigil, iki ayete atıfta bulunur. Kâfirûn sûresi 6. ayet: “Sizin dininiz size benim dinim bana.”; Bakara sûresi 9. ayet: “Akıllarınca Allah’ı ve iman edenleri aldatmaya kalkışıyorlar, hâlbuki onlar farkında olmadan yalnızca kendilerini aldatmış oluyorlar.”
20 Eylül 1937’de Berlin’den yazdığı bir başka mektup genç talebenin bu ülkede yaşadığı olumsuzluklara ayna tutacak kadar yakıcıdır. Bu zor günlerde onu ayakta tutan Maide sûresinin 144. ayeti olmuştur: “Meryem oğlu İsa şöyle yalvardı: ‘Allahım! Ey rabbimiz! Bize gökten öyle bir sofra indir ki, ilk gelenimizden son gelenimize kadar bizler için bir şölen ve senden bir işaret olsun. Bizi rızıklandır, sen rızık verenlerin en hayırlısısın.”3 Ayetin adının “maide” olması ve bu kelimenin “sofra” anlamına gelmesi Necatigil’in içinde bulunduğu duruma ayna tutar. Durumun vahametini kendisinden dinleyelim. “… Evden de görünürde hiçbir haber yoktu. Müthiş mahrumiyetlere katlandım. Elde mevcut cüzi parayı mümkün mertebe uzun bir zaman idare ettirebilmek için tasarrufta azami mertebeyi aramaya başladım. Akşam yemeklerini feda lazımdı. Asıl nevmidî saatleri 15 Eylül’den sonra başladı. Bütün ümit Türkiye’den, evden gelecek haberdeydi. Esasen böyle bir vaade malikiyetimden bu derekeye düştüm… Fahir’de de pek az para vardı. Ve bayanlara da, geçme nadan köprüsünden, diyerek yanaşmıyordum. Kapıdan girersen odaya sağ koldaki duvarda bir ayna asılıdır. Üzerine bir levha yapıştırmıştım. Son günlerde hanedan-ı asırdan yok faide, ‘Rabbenâ enzil âleyna mâide’. Mütemadi bunu okuyor ve bekliyordum. Her sabah yedide uyanıyor ve kapıma yaklaşacak ayak seslerini bekliyordum. Birisi kapıya vuracak ve bir mektup uzatıverecek diye. Ayak sesleri yaklaşıyor ve bitişiğimdekinde dilsizleşiyordu. Bir kapı açılıp kapanmasını duyuyordum ve ümit hâlâ beni terk etmiyordu. Yanlış girmiş olmasın, çıkıp gelemez mi? Ve çıkıp gelmiyordu.”
Mehmet Âkif ve Sezai Karakoç gibi aç kalan edipleri, kitap alabilmek için yemediğim akşam yemeklerini hatırladım. Karaşın Anadolu çocukları fedakârlık yapmadan hiçbir şeye sahip olamadılar. Berlin’de yaşadığı açlık, kimsesizlik, yalnızlık gibi olumsuzluklar Necatigil’in çocuklukta yaşadığı rahatsızlıkların tekrar nüksetmesine zemin hazırlar ki şair de bu aç geçirilen günlerin sağlığını olumsuz etkileyeceğinin farkındadır. “Bu son günlerde oluruna iktifanın sıhhatimde bir aksülamel vermesinden korkuyordum ve korktuğuma uğradım. Bir sabah, büyük bir ruh sarsıntısı içinde sol kulağım ardındaki eski ve kapanmış bir veremin iltihap peyda etmiş olduğunu gördüm. Toplu iğne başı kadar küçük bir sarılıktı. Fakat bende büyük bir korku uyandırdı. İyi olmasının uzun aylara mütevakkıf olduğunu öteden beri elde ettiğim tecrübelerle biliyor ve Türkiye’nin nimetlerini terk ettiğime içerliyordum.” (s. 48) diyerek bir vehmin gerçeğe dönüşmesinin hikâyesini anlatır. Yirmili yaşlardaki bir gencin öğrenim için gittiği gurbette, geçmişte yaşadığı ölümcül bir hastalığın hem de yaşadığı zorluklardan sonra nüksetmesi ne demektir yaşamayan bilmez. Bütün bu çaresizliklerin merkezinde, Necatigil’in iki yaşında kaybettiği annesinin yokluğunun yattığını söylemeden geçmeyelim.
Korku
Tanrı onları dört gözden ayırmasın
Hiçbiri anne baba yokluğu bilmesin.
Büyükler gidince çocuklar küçükse onlar da ölmeli
Çünkü kendi evlerinden gayrı evler el evleri
Hele o kış ayları korkulu akşam üzerleri…
Bizler ki büyükken bu kadar yalnızız da
Ya onlar küçücük kalırsa ardımızda?
Hem onlar geç büyürler, sonra ne güç büyürler
Daha yavru dünyanın farkında değiller
Üşümüş soğuklarda yatağımıza gelirler…
Bizler ki büyükken bu kadar yılmışız da
Ya onlar küçücük kalırsa ardımızda?) 5
Necatigil’in hayatına çıkan cümleler
Bu mektuplaşmaya Necatigil penceresinden bakınca şairin hayatından ve mizacından birçok özelliğe rastlamak hatta bunların yıllar içindeki durumunu, gelişimini gözlemlemek mümkündür. Konuyu fazla dağıtmadan bunları dört ana başlıkta toparlayabiliriz.
Açlık
“… Parasızlık. İstanbul’dan çıkalı beri doğru dürüst bir şey yiyememiştik. Benim otelde kaldığım bir geceye 6 mark aldılar. Takriben 2 buçuk Türk lirası.
… Açlık ve uykusuzluk bizi bitiriyordu. Berlin caddelerinde iki gün aç dolaştık. Bir lokantaya giremiyorduk.
… İstanbul’u terk edeli beri açlıktan halim haraptı.” (4 Temmuz 1937, Berlin, s. 20-21)
“… Elimde dört beş gündür el sürmediğim kuru bir ekmek parçası var. O kadar kuru ki dişim kesmiyor. Ve suya batırarak ıslatmak mecburiyetinde kaldım. İyi şeydir. Saat on biri geçtikten sonra kuru ve siyah bir ekmek parçasını suya batırarak gevelemek.” (16 Ekim 1937, s. 68)
Pısırıklık, vehim, hassasiyet, çekingenlik
“… Bütün bu oldukça mahdut saatler haricinde bir de arkadaş bulsaydım çok iyi olacaktı. Mesela bir Alman Fräulein yahut bir Alman genci. Fakat bu henüz mümkün değil ve benim bu ebedi pısırıklığım yüzünden belki de hiç mümkün olmayacak.” (11 Ağustos 1937, Berlin, s. 25)
…
“… Ya benim bu müfrit hassasiyetim? Ya benim bu, beni her an kendine çeken korkum, vehmim?” (25 Ağustos 1937, Berlin, s. 40)
…
“… Kendi içinde mahpus yaşamak çok feci. Ve başkasına tamamıyla açılamamak. Ben bu zaafı ebediyen hicapla yanımda taşıyacağım.” (16 Ekim 1937, s. 73)
…
“… İhmaller, çekingenlikler bana çok şey kaybettirdi. Nurullah Ata’yı fethetmek, hakkımda yazılar yazdırmak, benim için de mümkündü. Öbürküler, bu işi, benim cesaret edemediğim yollardan temin etmişlerdi. (Ah toy gençlik, ah cömertçe akan oluk.) (8 Nisan 1945, İzmir, s. 168-169)
Hastalık, verem/adenit
“… Kuvvetli bir baş ağrısı düşünmeme mâni oluyor. Berbat. Ümidi kesmek üzereyim kendimden. Berbat. Türkiye’deki vaziyetin tekrarı mıdır? Allah’a bel bağladım zira ki halâsı ondadır.” (11 Ağustos 1937, Berlin, s. 28)
“… Bugünlerde dağlara taşlara, kuvvetli bir baş ağrısına inşallah muvakkaten ev sahipliği ediyorum. İki üç gündür sabahları öğleye kadar ağrıdan bütün havass-ı hamsenin ihsaslarını zor idrak ediyorum. Öğleden sonra bilhassa akşama doğru zail oluyor.” (11 Ağustos 1937, Berlin, s. 29)
“… Sık sık nükseden baş ağrılarının İstanbul’da iken imtihanlar arefesinde tattıklarımın bir temadisi olduğundan ne şüphe!” (25 Ağustos 1937, Berlin, s. 39)
“… Dokuzda uyandığım zaman başımda bir ağrı vardı.” (16 Ekim 1937, s. 70)
“… Hastayım, yemeden içmeden kesildim ve oteldeyim.” (27/28 Aralık 1940, Kars, s. 98)
…
“… Bu son günlerde oluruna iktifanın sıhhatimde bir aksülamel vermesinden korkuyordum ve korktuğuma uğradım. Bir sabah, büyük bir ruh sarsıntısı içinde sol kulağım ardındaki eski ve kapanmış bir veremin iltihap peyda etmiş olduğunu gördüm. Toplu iğne başı kadar küçük bir sarılıktı. Fakat bende büyük bir korku uyandırdı. İyi olmasının uzun aylara mütevakkıf olduğunu öteden beri elde ettiğim tecrübelerle biliyor ve Türkiye’nin nimetlerini terk ettiğime içerliyordum.” (20 Eylül 1937, s. 48)
“… Müşkül günler geldi çattı dostum. Adenitim bir gece birden delindi. Bol gıda, bünyeyi takviye. Fakat lokantada yemekler gittikçe azalıyor ve mevcutlar da gittikçe pahalanıyor.” (24 Ocak 1942, Zonguldak, s. 136)
“… Artık adenitten yana çok bezgin ve bedbinim. Hatta İstanbul’a gelmemeyi bile düşünüyorum.” (6 Haziran 1942, Zonguldak, s. 149)
…
“… Tahirciğim,
… Sen hastasın, yataktasın, ben hastayım ayaktayım.
… Hastalıklara, hastalık haberlerine karşı artık taşlaştım. Nice nice hastalıklar gördüm. Ah o feci burun ameliyatları, sinir şebekelerinin çapraşık düğümler yaptığı sahalarda, kazıntılar. Hatırası hâlâ dehşetle titretir beni. Hastalık mı ararsın bende. Daha bir hafta önce, çekilmiş, fakat yeri iltihap yapan bir diş kovuğundan kist ameliyatı oldum.” (8 Nisan 1945, İzmir, s. 168)
…
“… Eskiden, mesela Kars’ta öksürdüğümü hiç bilmezdim. Ama burada bu kömür tozları teneffüste, bir cigara içmeye göreyim, gecesi tıkanırcasına öksür de öksür.” (24 Ocak 1942, Zonguldak, s. 136-137)
Yalnızlık
“… Edebi korkuma ebediyen mahkûmum. Ebediyen. Yalnızlığa mahkûm. Keşke lanete olsaydım da yalnızlığa olmayaydım. Dünyada, kendimi yalnız hissettiğim nispette korkuyorum. Zaten sırf yalnız olmadığımı kendime kabul ettirmek ve nefsimi aldatmak için değil midir ki bir kıza tutunmak istedim oysa o bana ne getirebilirdi? Hadi diyelim birkaç gün için birkaç teselli. Sonrası? Ve boş saatlerde yalnızlık büsbütün devleşiyor. Zira çalışma, meşguliyet saatlerinde hakiki insan uykudadır. İnsanın hakiki hüviyetini meydana çıkaran yalnız bu boş saatler. Rabbim sen beni mümkün mertebe boş saatlerin şerrinden vikaye eyle.” (23 Ağustos 1938, Beşiktaş, s. 85-86)
…
“… Ben birisine muhtacım. Beni kurtaracak birisine. Bana beni bırakmayacak, beni daima meşgul edecek birisine.” (23 Ağustos 1938, Beşiktaş, s. 86)
İki mektupla sonuca gitmek
Necatigil ile Alangu arasındaki mektuplaşmada bizce öne çıkan iki mektup vardır ve bunlara biraz daha yakından bakmak iki dostu daha iyi gözlemlememize aracılık edeceğinden oldukça mühimdir.
Birinci Mektup
4 Nisan 1942’de Necatigil’in Alangu’ya Zonguldak’ta bir kır kahvesinden yazdığı mektup vardır ki bence içinde barındırdığı birçok ayrıntıyla yazarın diğer mektuplarından bir adım öne çıkar. Necatigil’in hayatında yazmak, hangi türde olursa olsun, ayrı bir adanmışlık ve dikkat gerektirir. Bu yüzden o, kahvehânelerde, halka açık, biraz hareketli ve gürültülü yerlerde mektup yazmayı sever.
(“Sevgili Salâh (Birsel),
…
Söz konusu kahveler olduğuna göre, bizim dahi kahvehâne iptilâmızı unutma! İstanbul’da haftada bir iki kişi buluştuğumuz kadîm dostum Kâmuran Şipal’le veya tek başıma kahvelerde çok ârâm etmişimdir. Pek çok çalışmalarım (şiir, radyo oyunu, çeviri) özellikle tatil aylarında hele Eğitim Enstitüsü’ne/Çapa’ya geçtikten sonra okul dönüşleri yol üstü veya civar kahvehânelerde tezgâhlanmıştır (Şişhane, Aksaray, Fındıkzâde, Samatya, Davutpaşa, Kocamustâpaşa.. kahveleri). Sizler bu kahveleri hiç bilmezsiniz. Oyun ve şiir ve çeviri müsveddelerimde tarihleriyle saptanmıştır bunlar…)” (15 Eylül 1973, İstanbul, s. 116)6
Mektubun daha başında mart ayında kendilerine altı günlük tatil verildiğinden bahseder ve hayatından hiç eksik olmayan rahatsızlıklardan başını kaldıramadığı için bu günleri yatakta geçirdiğini dostuna anlatır. Bütün bunları, oldukça ayrıntılı bir şekilde anlatmasının nedeni, uzun süredir niçin mektup yazamadığını Alangu’ya izah etme çabasıdır. Sabah erkenden evden çıkan ve tepeleri boylayarak okula giden ve okulda sürekli konuşan, en yorulduğu zamanlarda bile birilerini dinlemek zorunda kalan Necatigil, saat dörde kadar devam eden bu koşuşturmacadan sonra kendini muallimler odasındaki sedire zor atar ve sonrasında onu “havasız, rutubet kokan bir otel” bekler. Mektubun bu noktasında çok da alışık olmadığımız bir şey olur. Nasihat vermeyi de almayı da pek sevmeyen Necatigil, bir öğrencisiyle konuşuyormuş edasıyla Alangu’ya hitaben Tanpınar’ı akla getiren cümleler kurmaya başlar. Dostundan yapmasını ve yapmamasını istediği şeylerin birçoğunun kökü şairin hayatına çıkar:
“… Sabah erkenden yollara düşüyor ve tepeleri boyluyorum. Bazı kapıları açıp bazı odalara giriyor ve saat birlere kadar laf ediyorum. (Âh! Konuşmak beni ne sıkıyor, hep başkaları konuşsa da ben sussam ve dinlesem!) Yemek bile içime sinmez. Saat iki buçuk olur, zil çalar ve yine hâlden anlamaz, usulünce susup oturmaz bir orta kısım sınıfında müzakereci sıfatıyla oturursun. Kafan kazan gibi olur, saat dördü zor bulursun. Muallimler odasında sedire gelir, yorgun düşer ve konuşulanları bile dinlemek istemez, dinledin diyelim, anlamazsın. Havasız, rutubet kokan bir otelde… Tafsil etmek isterim. Fakat ben yazmasam bile sana malumdur bunlar. Tahir, elinde iken istikbaline hükmet. Bunlar pek yenir, yutulur, özenilir şeyler mi? Hâşâ sümme hâşâ. Çekip çevirenim yok. Şuraya gidiyoruz, pekâlâ. Buraya gidelim hayhay. İraden sağlammış, karakterin düzgünmüş, hamiyet, fazilet sahibi imişsin, faydası? Günler çığlar gibi amansız yuvarlanır, gider. Zamanı râm edemez, mahzun olur, gül gibi kızları gördükçe tesellisizliğini kavrar ve geceleri sokaklarda dolaşır evsizliğine ağlarsın. Çulsuz ve yurtsuz, meşkûk bir sıhhati oluruna bırakıp, kalp çarpıntıları, hayâ dağılışları ile geçtiğin eşiklerden lanet ve nedametlerle dönersin. Şimendifer düdüklerinin bile gayzını kabullenerek ve yarın evlad-ı vatanın huzuruna ne yüzle çıkacağın meselesini bir türlü halledemeyerek faziletini de edebini de tekrar nasıl bulabileceğini bilmeyerek. İşte burası veya bir diğer şehir.
Sen orada bir başka âlem, biz burada bir başka diyar.
Bir yeni sahifeye daha başlıyorum. Zonguldak’ta mektup kâğıdı bulunmuyor. Bu defteri zor buldum. Evvelce beş kuruşa aldığımız deftere 20 kuruş verdim. Belki yakında zarf da bulamaz oluruz.” (s. 142)
“… Geçen ay eve 70 lira gönderdim. 50 lira Sabahat’a, Fahamet’e borcum. 15 liraya da gömlek ve pijama ısmarladım. Bu para beni çok sarstı.
… Burada kendime 10 liraya külüstür bir pantolon aldım. Paltonun hâlini sorma. Orada iken vaziyetini görmüştün. Onda elâleme çıkacak yüz kalmadı. Hâlbuki bahar da bir türlü gelmez.” (s. 143)
“… Ah Tahir elimizde bir imkân olsa da Almanya’ya gidip bir doktora versek. Yoksa bizi burada adam yerine koymayacaklar.
… Çok yoruluyorum. Zaten doğuştan yorgunlardan biriyim. İkide bir yatayım diyorum, uyuyayım. Fakat bırakmıyorlar. İnsanlar bıraksa bile korkular ve telaşlar bırakmıyor.” (s. 144)
İkinci Mektup
İki yazardan da birer mektup öne çıkacaksa Alangu’nın yazdıkları içinde benim için öne çıkanı 4 Aralık 1946’da Yozgat’tan yazılan mektuptur. Mektubuna halk edebiyatı üzerine yaptığı çalışma ve okumalar hakkında bilgiler vererek başlayan Alangu, bahis tekâmül ettikçe işin içine Pertev Naili’yi ve doktora yapma isteğini de katar. Aslında bu mektubu yazmasının asıl nedeni bunlar değildir. Yozgat’ta öğretmenlik yapan oğluna annesi bir kız bulmuştur. Fakat o günün şartlarında Yozgat’tan İstanbul’a gelip dönmek zor ve masraflıdır. Daha önemlisi bu iki gencin birbirlerini beğenip beğenmeyecekleri konusu da kuşkuludur. Çünkü Alangu’nun annesi “kızın tipi, konuşması, irfan seviyesi, giyinmesi, zevkleri hakkında bir şey yazmaz.” O hâlde bütün bunları öğrenip dostuna bildirmesi istenen kişi “makam-ı birader” Necatigil’dir:
“Sana bir iş havale ediyorum aziz kardeşim. Sen bilirsin birkaç senemiz kaldı. Bütün kapıları çalmaktan bıkar usanır cinsinden değiliz. Yine bir evlenme meselesi var. Şu benim meseleler seni bir müddet olsun içinde bulunduğun atmosferden ayırmakta çok işe yarıyor. Kendi dertlerini bir yana bırak şu benim işle meşgul ol. Annemle git görüş. Bana bir felsefe hocası bulmuşlar. Erenköy Kız Lisesi’nde felsefe hocası imiş. Sen bizim makam-ı biradersin. Annem kızın tipi, konuşması, irfan seviyesi, giyinmesi, zevkleri hakkında bir şey yazamıyor. Yılbaşına gel, konuşun diyor. Gelmek isterim ama, sen de takdir edersin ki bu iş yüz liraya çıkar. Bir ihtimal uğruna bu yüz lirayı dökecek hâlde değilim. Kızın ifadesine göre beni İstanbul’a aldırabilirmiş. Bunun ne demek olduğunu bilirsin mirim. Bu sözün tatbik kabiliyetini ustalıklı bir şekilde iskandil etmek için kendi durumunu Anadolu’daki hocalıklarını ve İstanbul’a gelişini bahis mevzuu ederek senin vaziyetine benzer benim hâlimi ortaya dök. Onunla beraber imkânları araştırın. Sen de takdir esersin ki bu kız bunu yapabilirse az şey değildir ve bir tercih sebebi olur. Benim çalışmalarımdan ve zevkimden bahset ve beraberce konuşup yakınlaşmak esaslarının temellerini araştırın. Kıza şunu anlatın ki eğer kuvvetli bir ihtimalle anlaşmak imkânı yoksa buradan kalkıp oraya gelmek külfet olur. Anlaşamayacak insanların yüz yüze gelmesinden hoşlanmam. Bu işten ağzım yanmıştır. Sen bu mektubu alınca anneme derhâl gider konuşursun. Benim anneme yazdığım diğer mektupları da gör ve annemle konuş. Annem İstanbul’a gel diyor başka bir şey demiyor. Eğer sen bu işi azami on gün zarfında halleder, annem vasıtasıyla kızı görür konuşur bana etraflı bir mektup yazarsan kalkar İstanbul’a gelirim. Yoksa Ankara’ya gidip Pertev Bey’le doktora meselesi üzerinde konuşacağım. Bu iş sana kaldı aziz dostum. İnşallah sa’yin meşkûr olur. Hayırlısıyla İstanbul’a gelir yerleşirim. Gözlerinden öperim.” (s. 176) (Dipnotta yazdığına göre Alangu, 28 Aralık 1946’da Erenköy Kız Lisesi felsefe öğretmeni Mesude Arcıl’la nişanlanıp 14 Temmuz 1947 yılında evlenmiştir. Bütün bu olanlarda Necatigil’in payı ne kadardır bilemiyoruz.)
…
İki mektuba da dikkatle bakıldığında birincisinde Necatigil’in, kendisinden üç yıl önce okulu bitirip göreve başlamış olmasının avantajıyla Alangu’ya yol haritası çizdiği görülür. Dostuna, olayların akışına kapılmadan hayatının faili olmasını tavsiye eder. Çünkü hükmedilmeyen hayat, kuru yaprak gibi insanı oradan oraya savurur.
İkinci mektupta arkadaşlıktan, dostluktan bir gömlek fazlası vardır. Alangu, Necatigil’i hem kendi ailesinin hem de kurmayı tasavvur ettiği ailenin bir parçası, mahremi olarak görür ve ondan istediklerini bu ölçüden hareketle ortaya koyar. Necatigil’i tanıyanlar onun böyle bir dostluk ve güveni sonuna kadar hak ettiğini bilirler.
Gelelim mektupları bize okutan temel dürtünün, yani Behçet Necatigil testinin sonucuna. Bilhassa şiirlerinden hareketle Necatigil’in hayatı ve edebî kişiliği hakkında verdiğim/vardığım birçok hükmün doğru olduğunu gördüm. Daha açık ifadeyle okuduğum mektuplar Necatigil’le ilgili düşüncelerimi doğruladı. Bu metinler başta “hastalık/adenit tüberküloz”, “açlık/iyi beslenememe”, “yalnızlık/kimsesizlik”, “içe kapanık/pısırıklık” gibi bahislerde düşüncelerimi teyit etmekle kalmadı Necatigil’le ilgili yeni alt başlıkların oluşmasına da kapı araladı. Hemen söyleyeyim, onun dinî konularda (ve özellikle Kuran-ı Kerim’e hâkimiyette) böylesine birikim sahibi olduğunun farkında değildim. Çevresindeki insanları az çok biliyordum ama (Yüksel Pazarkaya, Kâmuran Şipal, Salâh Birsel, Cahit Külebi, Ahmet Ateş, Rauf Mutluay, Selim İleri, İskender Fahri Sertelli, Haldun Taner, Demirtaş Ceyhun, Doğan Hızlan, Hilmi Yavuz, Demir Özlü, Hasan Pulur vb.) Alangu ile böylesine yakın dost olduklarından haberim yoktu.
Necatigil’le ilgili bilgilerimi biraz daha geliştiren/derinleştiren iki bahse daha kısaca değinip yazımı toparlamak isterim. Necatigil’in şiir külliyâtını okurken başlıklarından hareketle dikkatimi çeken birçok metni oldu ki bunlardan biri de ilk okuyuşta bir dizesinin altını çizdiğim (“Sevincin sesi çıkmıyor.”) “Daktilo” manzumesiydi. (Necatigil’in 1940’lı yıllarda Hermes marka bir daktilosunun olduğunu biliyoruz.) AdapazarıTicaret Lisesi mezunu olarak “daktilonun şiirini sen yazmalıydın” diye de az düşünmemiştim bu manzumeyi okur okumaz:
Bana pek sert vurmuşlar bir yerlerim ağrıyor
Ya gün boyu bastıran bu uyku
Sevincin sesi çıkmıyor.
Evlerin önü çeşme, sularım alınıyor
Bu çok tuzlu çöreği hangi kalpsiz yedirdi
Bağrım fena yanıyor.
Kimlerin elinde, herkes benden biliyor
Ne hoyrat kullanmışlar
Sevincin sesi çıkmıyor.7
“Daktilonun kişileştirilerek insan gibi düşünüldüğünü”, “tuşlarının sert ve sürekli darbelere maruz kaldığını”, “makinenin hoyrat kullanımının tuş seslerindeki sevinci yok ettiğini”… ve daha bunun gibi birçok şey geçmişti zihnimden çünkü şiirdeki kelimeler görünürde bunları fısıldıyordu kulağıma. Bu nedenle olacak Sabit Kemal Bayıldıran’ın bu şiirle ilgili çözümlemesine bir mektupla cevap veren Necatigil’in “s” tuşuyla ilgili yazdıklarını okuyunca şaşırmıştım ki bu ayrıntı onun mahrumiyetlerle dolu hayatına ince bir göndermeydi aslında:
“Ayrıntılar konusunda birkaç noktaya değinmek isterim:
1)‘Sevincin sesi çıkmıyor’ dizesinde ‘sesi’ sözcüğü iki anlamdadır. Hem bir deyim olarak ‘sesi çıkmamak’, hem de daktilo makinasında S harfinin bozukluğu nedeniyle ‘Sevinç’ sözcüğünü tam olarak yazamıyorsunuz. -Sevinç, bir yandan da bir kız adı olarak düşünülmeli tabiî… Bu durumda iki üçlüğün son dizeleri olan, tekrarlanan bu ‘Sevincin sesi çıkmıyor’ cümlesinin, şiirin daha açık bildirisi olduğu düşünülebilir.” (İstanbul, 10.5.1975, s. 244)8
Mektuplarda zamanına ayna tutan bahislerden biri Alangu’nun, dostundan bir “daktilo makinesi” satın alarak dönmesini istemesi olmalıdır. (1930’lu yıllarda, memleketteki genç kızların daktilo kullanmayı öğrenerek meslek sahibi olmaları ve bu sayede iş bulmaları bahsi, edebî metinlere “daktilo kızlar”9 kavramlaştırmasıyla yansır.) İki dostun mektuplarında daktilo meselesine ilk olarak 24 Temmuz 1936’da Alangu’nun Tekirdağ’dan yazdığı bir mektupta rastlanır. Alangu bu mektubu ödünç aldığı bir daktiloyla ve bol bol hata yaparak yazmıştır. Bahis, gelip giden mektuplarla Necatigil’in Almanya’dan bir daktilo satın alarak dönmesi isteğine kadar varır. Almanya’daki daktilo fiyatları araştırılır ve o günün şartlarında bir daktilo satın alarak yurda dönmesinin çok da mümkün olmadığı anlaşılır. “Hem daktiloya verilecek parayla niçin 20-25 cilt kitap alınmasın” düşüncesiyle de bahis kapatılır:
“Daktilo hülyalarıyla avunan Tahir’im. Terk et bu ümitleri. Tetkik ettim fiyatları. Pahalı. Onun yerine 20-25 cilt kitap alınabilir.” (11 Ağustos 1937, Berlin, s. 28)
Yeni Türk edebiyatı sahasının zihnimde yer edip bir türlü çözemediğim sorularından biri Necatigil’in -tıpkı Âkif ve Fikret gibi- bütün okullarını birincilikle bitirdiği, birkaç dili iyi derecede bildiği hâlde niçin bölümüne asistan olamadığı bahsidir. Alangu, asistanlığı sonuna kadar hak ettiğini düşündüğü dostuyla ilgili hem hocalar hem dekanlık nezdinde birçok girişimde bulunur. Mesela bir mektubunda “Pılını pırtını topla bayramda buraya gel, şimdi Ritter’in10 yanından geliyorum, senin işin için dekana görüşmeye gitti. Her şey hazır, (Ahmet) Ateş askere gidiyor, yerine sen geçeceksin.” (17 Kasım 1941, s. 127) Necatigil bu mektup üzerine Zonguldak’tan kalkıp İstanbul’a geldi mi, geldiyse neyle karşılaştı bilemiyoruz ama bildiğimiz bir şey var ki o da Orhan Okay İstanbul Üniversitesi’ne niçin gelemediyse Necatigil’in de bu nedenle asistan olamadığı gerçeğidir. Yanılıyor olabilirim ama içimden geçen cümle bu. Ayrıca Alangu’nun dostu için söylediği “Burada olduğu gibi orada da sükûtî değilsindir inşallah…” (24 Temmuz 1936, Tekirdağ, s. 23-24) ifadesinin mazmununu da göz ardı etmemek gerekir.
Mektuplar sadece iki dostun meramını anlatmıyor, hayallerine (ve hayal kırıklıklarına) kapı aralamıyor, devirlerine yeni yeni pencereler açıyor. İki genç üzerinden İstanbul’u, birkaç şehriyle de olsa Anadolu ve Trakya’yı, üniversite ortamını ve hocalarını, devlet kurumlarının işleyişi ile memleketin sosyal ve ekonomik durumunu, öğrenci ilişkilerini tüm çıplaklığıyla önümüze seriyor. En mühimi de edebiyat tarihinin kör noktalarına ışık tutuyor. Ve bütün bu nedenlerle okunmayı hak ediyorlar.11
1 Sayfa numaraları için bkz. Behçet Necatigil-Tahir Alangu Hani Seninle Susar, Yürür ve Susardık, Hazırlayan: Serenad Demirhan, YKY, İstanbul 2025, 187 s.
2 Gültekin Sâmanoğlu, “Tuna”, Kemâlettin Kami Kamu, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 1986, s. 93.
3 https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/M%C3%A2ide-suresi/781/112-115-ayet-tefsiri
4 Necatigil’in annesi Geyvelidir.
5 Varlık, 1 Ekim 1962. (Bilgi için bkz. Behçet Necatigil, “Korku”, Şiirler 1948-1972 (Bütün Yapıtları), YKY, İstanbul 2000, s. 99.)
6 Behçet Necatigil, Mektuplar, Hazırlayanlar: Ali Tanyeri-Hilmi Yavuz, YKY, İstanbul 2021, s. 116.
7 Yeni Dergi, 6, Mart 1965. (Bilgi için bkz. Behçet Necatigil, “Korku”, Şiirler 1948-1972 (Bütün Yapıtları), YKY, İstanbul 2000, s. 99.)
8 Behçet Necatigil, Mektuplar, Hazırlayanlar: Ali Tanyeri-Hilmi Yavuz, YKY, İstanbul 2021, s. 244.
9 Bilgi için bkz. ( https://www.dibace.net/soylesiyorum/goksen-daktilo-kiz-tipi-edebiyatimiza-erken-cumhuriyet-doneminde-girdi/ )
10 Prof. Hellmut Ritter (1892-1971) İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Arap ve Fars edebiyatı hocasıdır. Bilgi için bkz. ( https://islamansiklopedisi.org.tr/ritter-hellmut )
11 Metindeki vurgular tarafımıza aittir.