Hasan Özdemir

KARLI BİR KIŞ GECESİ ALEVLER İÇİNDE KALMAK

Muharrem Dayanç

Yazarın şu ana kadar yazılmış 22 makalesi bulunuyor.

İki bin yirmi beşin ocak ayının yirmi birinci günü saat üçü yirmi bir geçe Bolu Kartalkaya Kayak Merkezi’nde hizmet veren Grand Kartal Otel’de çıkan yangın, birkaç günlüğüne tatile gelen üç yüz yirmi sekiz insanı uykuda yakaladı (“21 Ocak 2025, 03.21”). Bu tür beklenmeyen (fakat beklenmesi gereken) durumlar için alınması elzem olan önlemlerin hemen hemen hiçbirini almayan otelde istirahat edenlerin bir kısmı dumandan zehirlenerek, bir kısmı göz göre göre yükselen ateş karşısında çaresiz kaldıktan sonra diri diri yanarak, bir kısmı da on ikinci, on birinci, onuncu, dokuzuncu, sekizinci, yedinci… kattan atlayarak canını kaybetti

Göz göre göre, diri diri ve bile bile…

Başlangıçta “on” olarak kamuoyuna duyurulan ölü sayısı, tıpkı ateşin her dakikada büyümesi ve oteli sarması gibi arttı ve “yetmiş sekize” dayandı. Eşleriyle, çocuklarıyla (veya yakınlarıyla) tatile gelenlerin bir kısmı ailece alevler arasında kalırken, bir kısmı da ailelerinden birilerini kaybederek bir ömür sönmeyecek ateşin içinde kendilerini buldular.

Canını kaybedenleri geri getirmek mümkün olmadığı gibi, yakınlarını kaybedenlerin acılarını dindirmek de mümkün olmayacak. Geride kalanları hiçbir şey teselli edemeyecek, onlar için hayat bir daha asla eskisi gibi olmayacak ve sabahlar eskisi gibi başlamayacak.

Böyle bir faciada kusuru, eksiği, hatası (hatta kastı) olanların hak ettikleri cezalara çarptırılması, ne kadar hafifletir ne kadar teselli eder bilemem ama acılı insanların yetkililerden (adaleti uygulayacaklardan) tek beklentisi olacak…

Facianın gerçekleştiği günün sabahından bugüne kadar, özellikle haber kanallarında ve sosyal medyada duyduklarımız, okuduklarımız bu konuda bize fazla umut vadetmiyor. Çünkü yetkililer, yetki kullanırken takındıkları tavrı, öz güveni, cesareti ve yaşadıkları konforu, konu sorumluluğu üstlenmeye gelince göstermekten imtina ediyorlar. Böyle olunca da toplumun kahir ekseriyetinde, kanunlardaki, tüzüklerdeki, bunların değişen-değişmeyen maddelerindeki eksikliklerden, yoruma açık ibarelerden yola çıkarak suçun, kusurun, eksiğin bir başkasına (veya bir başka kuruma, birime) atılmaya çalışıldığı izlenimi oluşuyorHukuk bahsinde bilgisi, birikimi bulunmayanlar, bu ve benzeri durumlarda uygulanacak kuralların, verilecek cezaların maddeler hâlinde kayıt altına alındığını, açık ve anlaşılır bir şekilde düzenlendiğini zannedenler, olanları şaşkınlıkla izliyor. Başka bir ifadeyle söylemek gerekirse sıradan vatandaşlar, bilerek veya bilmeyerek suç işlediklerinde kendilerine uygulanan maddî ve manevî cezalarda, cezanın hangi kanunun hangi maddesinin hangi fıkrasına göre verildiği yüzlerine okunanlar veya adreslerine gönderilen tebligatlarda böyle bir duruma yazılı olarak maruz kalanlar, bu felakette de sürecin böyle işleyeceğini düşünüyorlardı. Oysa hemen hemen yarım asırdır hizmet veren Kartalkaya’daki bir otelde, gerekli önlemlerin alınmasıyla büyük oranda önlenebilecek bir yangında, müteselsil olarak kimlerin sorumlu ve dolayısıyla kusurlu olduğunu günlerdir öğrenemedi bu insanlar. (Bunda soruşturmanın hâlâ devam ediyor olmasının da rolü olabilir.) Bırakın öğrenmeyi kafa karışıklığımız her gün biraz daha arttı. Yangını ve yananları unuttuk, geride kalan acılı aileleri unuttuk, suçlu avına çıktık. İnsaf.

İnsanların diri diri yandığı, geride kalanların acı eşiğinin sınırlarını zorladığı böylesine büyük bir faciada bile toplum ikiye bölündü ve birbirini suçlamaya başladı. Hele hele sosyal medyada yazılanlar, paylaşılanlar, haber kanallarında konuşulanlar, bizim gibi, suçu olanların kim olduğuna, konumuna, makamına bakılmadan tespit edilip cezalandırılmasını bekleyenleri bir kere daha üzdü ve üzmeye devam ediyor.

Yüzyıllar önce bir şairin “Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.” diyerek, dünyayı “yangın yeri” olarak nitelemesinden yola çıkarak söylemek isterim ki yetkililerin ve hukukun görevi yakınlarını kaybeden insanların yüreğine takınacakları üslup ve tutumla, verecekleri adil kararla en azından bir nebze olsun su serpmek olmalıdır.

Otellerden öğrenci yurtlarına, yüksek katlı binalardan eğitimkurumlarına, metro istasyonlarından toplu taşıma araçlarına kadar insanların toplu olarak bulundukları/yaşadıkları yerlerdeki eksikliklerin bir gün bile gecikilmeden tespit edilmesi, tamamlanması ve tamamlandıktan sonra belli aralıklarla denetlenmesi gerekiyor. Sorumlular ve sorumluluk alanları herkesin anlayabileceği dille yeniden tarif edilmelidir. Yangınlar, depremler, seller veya başka bir ifadeyle doğal afetler, biz var oldukça olmaya devam edecek. Ama biz bilimsel çalışmalarla ve geliştireceğimiz makul (akılcı) yöntemlerle bunlardan en az etkilenecek önlemleri bulmak ve uygulamak zorundayız.

Yoksa yanarız.

Bugün Bolu’da yandık, yarın başka bir yerde yanarız…

Geçmişte özellikle İstanbul’da çıkan yangınlar şehrin ve orada yaşayan birçok insanın (ve yazarın) sonraki hayatını belirledi. Başta Mehmet Akif Ersoy olmak üzere, Behçet Necatigil’in, Ahmet Ağaoğlu’nun (ve oğlu Samet Ağaoğlu’nun), Ahmet Hamdi Tanpınar’ın hayatını İstanbul’un Fatih semtinde çıkan yangınlar belirledi. Biyografilerini değiştirdi. Birçok edebî eserin -gerçek veya mecazî anlamda- yaşanan yangınlardan, bu yangınlarda yükselen alevlerden yola çıkılarak (esinlenerek) kurgulandığını söylemek mümkün. Hüsn ü Aşk’tan Eylül’e, Abdullah Efendi’nin Rüyaları’ndan Ateşten Gömlek’e kadar…

(Yangınların günü ve geleceğini belirlemesiyle ilgili yapılıp Tanpınar’ın da altını çizdiği1 tespitlerden biri Keçecizade Fuat Paşa’ya aittir. Paşa’nın, 1855 yılında peş peşe yaşanan deprem ve yangın felaketlerinden sonra Osmanlı’nın mayalandığı Bursa için yaptığı bu tespit, burada söylemeye çalıştığımız düşüncenin özünü verir: “Osmanlı tarihinin dibacesi2 zayi oldu.”)

artalkaya’da yananların veya yakınlarını kaybedenlerin acılarının boyutunu henüz anlayabildiğimizi düşünmüyorum. Kimler yandı, boğuldu, neler bozuldu, kırıldı, yarıda ve yarım kaldı bilmiyoruz. Hangi saatler bir daha kurulmayacak, hangi servislere bir daha binilmeyecek bilmiyoruz. Hangi kapılar bir daha açılmayacak, hangi pencereler kilitli kalacak bilmiyoruz. Hangi kedi, hangi köpek başının okşanmasını, hangi kuş kendisine yem bırakılmasını boş yere uzun uzun bekleyecek bilmiyoruz. Hangi çiçek sulanmaya, hangi ağaç budanmaya, hangi ayakkabı giyilmeye hasret yaşayacak bilmiyoruz. Hangi anne, hangi baba, hangi çocuk, hangi kardeş bir daha karlı bir kış mevsiminde tatile gidemeyecek ve yas tutacak bilmiyoruz, bilemeyeceğiz. Ateş sadece düştüğü yeri yakmıyor, vicdanı olan herkeste hasar bırakıyor.

Üzgünüm.

Hem de çok üzgünüm.

Sizi, olayı duyar duymaz yazdığım birkaç cümle baş başa bırakıp susmak istiyorum.

Kelimeler hissettiklerimi anlatmaya yetmiyor, farkındayım.

Umarım ve isterim ki böyle facialar bir daha yaşanmasın.

“Acaba bizim ihmalimiz kimin hayatını kaybetmesine veya sakat kalmasına neden olacak yahut kimin ihmali bizim malul kalmamıza veya dünya değiştirmemize?

Bu soruyla bir ömür geçer mi, geçiyor.

Hiç birimiz işimizi doğru ve kurallara uygun yapmıyoruz.

Hatta bazen yapanları eleştiriyoruz.

İnsanların fedakârlıklar yaparak hava almak, dinlenmek için gittikleri bir dinlenme tesisinde yanarak ölmelerini anlamakta, anlatmakta zorlanıyorum.

Çok üzgünüm.

Alevler içinde kalmış gibiyim.

Ölenlere rahmet, geride kalanlara dayanma gücü diliyorum. 21 Ocak 2025, 10.05.”

1 “Keçeci Fuat Paşa’nın ‘Osmanlı tarihinin dibacesi yandı!’ diye ağladığı 1271 (1855) yangını Sarayiçi’ni ve bütün Bursa’yı âdeta süpürdü.”

2 Dibace: Önsöz, başlangıç, mukaddime, metinde öz/özet/ilk örnek anlamında.

 

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ