BAHÇIVAN VE ÖLÜM’Ü NİÇİN SEVDİM? (2)
BAHÇIVAN VE ÖLÜM’Ü NİÇİN SEVDİM? (2)
Kalbimizde yer verdiklerimizin sadece varlıkları değil yoklukları da hayatımızı belirler. Varlık kadar yokluktan da beslenir bekleyiş ve hayaller. Her gün gördüklerimize şiir yazmak aklımıza gelmez ama yoklukları şiir oluverir sevdiklerimizin. Sanat ve hayal gücünün varlıktan çok yokluğa ihtiyacı vardır da ondan. Elle tutulamayan, gözle görülemeyen ama bir şekilde rüya ve hülyalarımıza hükmedenler yön verir günümüze ve yarınımıza. Neruda’nın “Sevdiğimiz birinin yokluğu öyle geniş bir evdir ki, duvarlar yoktur ve resimler havada asılı kalır.” demesi yüzeyde boş gibi görünen ama derin yapıda capcanlı ve dopdolu bir çerçeveye gönderme yapmaz mı? “Var olan bir şey varsa o da yokluğun senin.” diyen Can Yücel de değirmenimize su taşır. İç sesim “Yokluk varlığın zıddı değildir / Sen yoksan ne var ki…” diyerek bu sessiz koroya eşlik eder.
Gospodinov’u, bende oluşturduğu bu ve benzeri çağrışımlar ile bunların sürekliliği bağlamında sevdim önce. Birçok cümlesi, paragrafı, sayfası beni aldı, bu anlam ve bağlam denizinin ortasına bıraktı. Ben on kere okudum siz de bir kere okuyun: “Ölümden söz ederken aslında neden söz ederiz? Aramızdan ayrılan kişiden mi, yoksa kendimizden mi? Yoksa yokluğun kendisinden mi? O denli yok ki, her boş ânı yokluğuyla dolduruyor.”1
Gospodinov’u sevmemin bir başka nedeni onun metinlerinde zihnimde kalıplaşmış ifade, ibare ve betimlemelere rastlamam oldu. Ne yalan söyleyeyim bu karşılaşmalarda adını koyamadığım bir kuşku peşimi bırakmadı. Kendisiyle yapılan konuşmalarda Nâzım, Tanpınar, Orhan Pamuk gibi Türk yazarlardan bahsediyor ama Peyami Safa paralelliğini nasıl açıklayacağımı bilemiyorum. Tesadüf desem bir yanım itiraz ediyor tevafuk desem öbür yanım. Ne kadar inat etsem ve kendime karşı çıksam da aşağıdaki dört paragraf beni alıyor bir Peyami romanının ortasına bırakıveriyor:
“Metin olun, diyor bana doktor -bir arkadaşım- babamın tuvalete gittiği kısa arada sonuçları yorumlarken. Tahlilin anlaşılan acımasızca net verilerinde masumca bir şeyler, birtakım belirsizlikler bulmaya çalıştığını hissediyorum. Her şeyin durağan kaldığı ya da çok yavaş ilerlediği vakalar olur, diyor, baban da çetin bir adama benziyor.
Onu arabayla eve bıraktım ve yiyecek bir şeyler almak için dışarıya çıktım. Bir süreliğine yalnız kalmak ve çocuk gibi ağlamak istiyordum.
Ama ağlayabileceğim bir yer yoktu.
Sokakta bazı insanlar bana gülümsüyordu, selam veriyorlardı, beni tanıyorlardı. İlk ara sokağa saptım -neyse ki neredeyse boştu- ve gözyaşlarımı koyuverdim. Sokağın sonuna kadar yürüdüm, sonra başa döndüm, sonra yine sonuna kadar yürüdüm- bir tür keder devriyesi. Kardeşimi aramalıydım ama gücüm yoktu. Sonra numarayı tuşladım, kısa kestim, işlerin pek yolunda olmadığını, başka tahlillerin yapılması gerektiğini, daha fazla konuşamayacağımı söyledim ve kapattım.
Bu ataerkil enlemlerde derler ki, çocuklar ağlıyorsa korkacak bir şey yoktur, ama yetişkinler ağlıyorsa – o zaman vardır. Ya aynı anda hem çocuk hem yetişkinsen ve babanın ölmekte olduğunu daha yeni öğrenmişsen…” (s. 20)
Sondan başlayalım konuşmaya.
Yazar kırk yerden birden yakalıyor beni. Çocuklar için ağlamanın bağlamı ve ortamı yoktur ama büyükler için öyle mi? Küçüklerde bir çeşit kendini ifade biçimi olan ağlamak, büyüklerde genellikle içsel bir soruna işaret ediyor olabilir. Lidya kralı Kroisos’un “Barışta oğullar babalarını, savaşta babalar oğullarını gömer.” sözü önümü aydınlatıyor. Hayatın normal akışının dışına çıkmak yahut olasılık ve beklentilerin yer değiştirmesi insanı sarsıyor. Yunus da farklı bir şey söylemiyor aslında: “Bu dünyada bir nesneye yanar içim göynür özüm / Yiğit iken ölenlere gök ekini biçmiş gibi.”
Son paragrafın hemen üstünde “keder devriyesi” kavramlaştırmasına gider yazar. Bu ifadeyi metnin bütünü bağlamında “ağlanacak yer arama telaşı” olarak düşünmek mümkün. Ama burada beni içten yakalayan bir durum daha var: Acı bir haberi (ölüm) yakınlarına ulaştırma sorumluluğunu üstüne almanın insan ruhunda açtığı gedik… Çocuk sayılabilecek bir yaşta haber vermek için gönderildiğim uzak yerler geldi aklıma, internetin, telefonun olmadığı zamanlarda. Hayatınıza anlam katan birinin “gelimli gidimli dünya”yla bağının kalmadığını başkalarına haber verirken neler hissedilir; yaşamadıysanız bilemezsiniz. Çaresizliğin son kertesi, vücut bulmuş hâlidir bu. Bu travmayı bir kere yaşayanlar kolay kolay baş sağlığı bile dileyemezler bir daha…
Sevdiklerinize duyurmadan onlarla ilgili (kötü) bir gerçeği öğrendiğiniz, onlar için ama yine onlara fark ettirmeden sessiz sessiz ağladığınız oldu mu? Benim gibi, siz de, romanda, öyküde, şiirde bu tür betimlemelerin altını çizer misiniz? Belleğinize kaydeder misiniz sonra?
Bu kadar sorudan sonra gelin Gospodinov’la benzer duyguları bize hissettiren Peyami’ye kulak verelim:
(“Ve baktım: Minderde üst üste konmuş iki yastık. (Demek annem biraz rahatsızlanmış ve buraya uzanmış.) Masanın yanında rafın önüne çekilmiş bir sandalye. (Demek annem en üst raftan bir ilâç şişesi almış.) Ha… İşte masanın üstünde bir şişe: Kordiyal. (Demek annem bir fenalık geçirmiş.) Minderin üstünde ıslak, buruşuk bir mendil. (Demek annem ağlamış.)
Benim de bu şişeye, bu iki yastığa ve bir mendile ihtiyacım var, ben de Kordiyal alacağım, uzanacağım ve ağlayacağım.”)2
…
Bosna yıllarında (2013-2014) Meşa Selimoviç’le Tanpınar arasında kurduğum bağa benzer bir bağ oluştu zihnimde Gospodinov ile Sait Faik arasında. Bu bağın oluşmasında öncelikle nesneler var, sigara var, küllük var. Peşi sıra koku var, geriye kalanların yakıcılığı var. Bahçıvan ve Ölüm’de yer alan “küllüğünde hâlâ kiraz çiçeği poleni” ile “İlk Okuyucu Mektubu”ndaki “Biz döndüğümüz zaman o yoktu. Odası hâlâ kaçak tütün kokuyordu. Sac sobanın üstünde ıhlamur ibriği duruyor, lambanın kırık yerine yapıştırdığı sigara kâğıdı, aynada hâlâ düşük sarı bıyıkları, kır sakalı, mavi gözleri sararıyordu.” ibareleri arasında garip bir duygusal paralellik hissettim. (Yalnızlık değil bu sefer yokluk dünyayı dolduruyor.) Kendileri bir başka dünyaya doğru yola çıkan iki yaşlı insandan kalanlar, geriye kalanların geride bırakılanlar üzerinde uyandırdığı tesir, yazarların duygudaşlığını düşündürdü bana. (“Cümle yazar dost bahçesi bülbülü.”) Okur da bu yorumlara katılır mı bilemem, okuyalım o hâlde:
Gospodinov der ki:
“Babam durmadan anlatıyordu, hikâye anlatmak hayat memat meselesiydi. Durursa muayenehaneye getirdiği her şeyin sabah bahçedeki çileklerin üzerindeki çiğ gibi yok olacağını biliyordu. Sadece hikâye anlatırken kaburgaları onu sıkıştırmıyordu, beli onu bıçaklamıyordu, göğsü batmıyordu, ağrıdan eser yoktu.
Genç doktorlar ve hemşireler sessizce muayenehaneye toplanmıştı, diğer hastalar kapıdan baş uzatıyordu – bu mucize, bu kuzular, domuzlar, çiçek açmış kirazlar ve hikâyeler de neyin nesiydi? Ve dinleyenin artık ağrısı acısı kalmıyordu.
Babam anlattıkça anlatıyor, sesi ise yavaşça kısılıyordu; en sonunda, son sesler de kaybolduğunda, sadece elleriyle anlatmaya başladı.
Onu böyle hikâye anlatırken bırakacağım çünkü romanının aydınlık olmasını istiyorum, çünkü gerçekte de öyleydi. İnanmıyorsanız doktora sorun, küllüğünde hâlâ kiraz çiçeği poleni, önlüğünün etek ucunda ise bir damla kan var.” (s. 30)
Sait Faik der ki:
(“Ben de çocukluğumda Sakarya Köprüsü’nden böylece kaçmıştım. Arkamda onsuz edemediğim yetmiş yaşında dedem dalmıştı. O evini bırakıp gitmek istememiş, ortadan kayboluvermişti. O bir gemi kaptanı idi. Gemisini bırakıp gidemezdi. Tarlamızda mahsul boyumu çoktan aşmıştı. Nerede ise sapsarı sararacaktı. Dedem babama:
-Nasıl olsa onu (düşmanı) buradan atacaksınız. Ne diye bırakıp gideyim evimi, bırakayım yaksınlar yıksınlar mı? Yetmiş yaşında adama ne yaparlar? Şuradan şuraya gitmem. Siz döndüğünüz zaman ekmek istersiniz oğul! demişti.
Biz döndüğümüz zaman o yoktu. Odası hâlâ kaçak tütün kokuyordu. Sac sobanın üstünde ıhlamur ibriği duruyor, lambanın kırık yerine yapıştırdığı sigara kâğıdı, aynada hâlâ düşük sarı bıyıkları, kır sakalı, mavi gözleri sararıyordu. Onun sayesinde evimiz, eşyamız yerinde idi. Onun sayesinde mahsulümüzün bir kısmı aşırılamamıştı. Ama kendisi bir akşamüstü dudaklarından hepimizin adı -Ahmet, Mehmet, Fatma, Münire, Sait- göçüp gitmişti.”)3
Dikkat ettiyseniz Gospodinov’da düşman hastalıktır; Sait Faik’te işgal için gelen yabancı askerler. Birinde vücudu ele geçirilmeye çalışılan bir hasta, diğerinde yurdu talan edilen bir Türk dedesi/bilgesi… Ama kahramanların metaneti, belli belirsiz tedirginliği, yazarların dili ve anlatım tarzı ne kadar benziyor birbirine, iç içe geçmiş aynalar gibi.
…
Son örnek Bahçıvan ve Ölüm’de babanın kişiliği ortaya konulurken zihnimde canlanan edebiyatçılar olacak. Bu örnekte, beraber çalıştığı insanların hakkını korurken kendini ve geleceğini hesaba katmayan Türk yazarlar geldi aklıma, ben birinin adını yazayım (Mehmet Akif) ve örnekleyeyim, diğerlerini siz bulun:
“Babamın altı bezli. O gururlu, onurlu, iri, uzun boylu, yakışıklı ve alıngan adam. . . Çocukken yöneticilerle kavga ettiğinde birkaç kez işten ayrıldığını ya da kovulduğunu hatırlıyorum. Sosyalizm dönemiydi ve iflah olmayacağının ben bile farkındaydım. Amirinin önünde başka bir işçiyi savunur, bir terslik görür, istifasını sunar, kovulur ve kötü sicil edinirdi. Bu sicille seni hiçbir yerde işe almayacaklarını anlamıyor musun, diye kızardı annem. Öylece oturup susamam ki, cevabını verirdi babam ve iş aramaya çıkardı.
Sanırım sosyalizm çökmeden önce bulduğu son işlerden biri şehrin epey dışında bir psikiyatri kliniğinde bahçıvanlık ve çalışma terapisi koordinatörlüğüydü. Hastalarla birlikte -akıl hastaları, alkolikler, madde bağımlıları- bahçeyle ilgileniyordu. Domates, lahana, biber, çiçek ekiyorlardı. Bahçeler onu daima kurtarmıştır.” (s. 54)
Gospodinov’un baba portresiyle Âkif’in mizacı arasındaki benzerliği bir anekdot ve dilekçeyle görünür hâle getiriyorum:
“Meşrutiyet’te, Baytar Müdürü Umumisi Abdullah’ı, Ziraat Nazırı derecesini indirerek, başka yere kaldırdı: Akif onun muaviniydi; öfkeleniyordu: Abdullah Bey Mon Pelye’de ziraat okumuştu. Ona karşı bu haksızlık revâ mıydı? Bu öfke o kadar şiddetliydi ki, anlıyordum, kendine ait olmayan bu haksızlıktan Akif kendi aleyhine bir netice çıkaracaktı. Nasıl ki, ertesi gün, Ziraat Nezareti’ndeki memuriyetinden istifa etti.”4
İstifa dilekçesi şöyledir:
“Orman, Maâdin ve Zirâat Nezâreti Celîlesine,
Umûr-ı Baytariyye müdîri Abdullah Efendinin yerden göğe kadar haklı olduğu bekteriyolojihane meselesinden dolayı azli üzerine âcizleri de memuriyetimden sûret-i kat’iyyede istîfa ediyorum…
Umûr-ı Baytariyye Müdîr Muâvini
Mehmet Akif”5)
…
Bu yazı için son soru: “Bahçeler onu daima kurtarmıştır.” cümlesi Voltaire’in Candide ya da İyimserlik’in nirvanası olan “Bunlar güzel sözler, ama bahçemize bakmamız gerek!” öğüdünü (hatta felsefesini) akla getirmiyor mu?
Gospo yazıları bir süre daha devam edecek gibi görünüyor çünkü ilk okuyuşta altını çizdiğim yerler sandığımdan fazla çıktı. Okur “yeter” diyene kadar devam…
1 Georgi Gospodinov, Bahçıvan ve Ölüm, Metis Yayınları, İstanbul 2025, s. 17.
2 Peyami Safa, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Ötüken Yayınları, İstanbul 1988, s. 25-26.
3 Sait Faik Abasıyanık, “İlk Okuyucu Mektubu”, Alemdağda Var Bir Yılan / Az Şekerli, Bilgi Yayınevi, İstanbul 2001, s. 179-180.
4 Mithat Cemal, “Mektep Arkadaşının Çocukları”, Ölümünün Ellinci Yılında Mehmet Akif, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara 1986, s. 242.
5 Hasan Basri Çantay, “Akif’in Resmî Hayatı”, Akifnâme, Ahmet Sait Matbaası, İstanbul 1966, s. 21.