Boş Koltuk
Bir Ayfer Tunç ve Adapazarı yazısıdır-
“Benim bu toplumun ikiyüzlülüğüyle bitmeyen bir derdim var.”
Tarihi, kültürü, edebiyatı ve geleceğiyle ilgili hayallerimin yanı sıra köylerini, kasabalarını, ilçelerini ve merkezini ele alan yüzden fazla Adapazarı yazısı yazdım. Sait Faik’ten Tanpınar’a uzanan yazar yelpazesinde bir Ayfer Tunç yazısının dahi olmaması önemli bir eksiklikti. Bu yazı, böyle bir eksikliği tamamlama çabasının ilk adımı olarak görülürse memnun olurum. Yayımlanış tarihi olarak ikinci baskısını yapan Memleket Hikâyeleri (Can Sanat Yayınları, 2024)1onlarca Adapazarı yazısı yazdırtacak denli malzemeyle dolu. Yazarın kendisi gibi Adapazarı’nda hayata gözünü açanlar ve burada büyüyenler için hem ince hem işlenmeye uygun ayrıntılar, yani hem okutan (writerly texts) hem yazdıran (readerly texts) metinler bunlar. Yetmişli yıllara odaklanan bu yazılarda, zaman zaman iki binli yıllara gelindiği, hatta bugünleri çağrıştıran öngörülerde bulunulduğu da oluyorYazıya niçin böyle bir giriş yaptığımı izah edeyim. Bu yıllar ve bu yıllarda yaşananlar (70’ler), şehrin sosyal ve kültürel hayatı, küçük kaçamaklar ve eğlenceler yapmak için ailece gidilen Karasu tatilleri, otobüslerle, trenlerle, motosikletlerle yapılan yolculuklar ve yolcu davranışları, doğal afetler ve bunların insanlarda oluşturduğu travmalar, çocukluğumdan beri tanık olduğum, bazen uzaktan da olsa gözlemlediğim hadiseler yumağına işaret ediyor. Bir zamanların meşhur ifadesiyle söylemek gerekirse bütün bunlar yaşanırken, aynı coğrafya ve sosyal çevrede doğup büyüme anlamında “ben de oradaydım” diyorum. Bazen gözlerimle bazen kulaklarımla bazen kalemimle ama her zaman kalbimle. (Arifiye bizim kapı komşumuz, Karasu seyrek de olsa erken yaşlardan itibaren denizini ziyaret ettiğimiz yer, İpsiz Recep çocukluktan beri adını duyduğumuz bir halk kahramanı, Adapazarı’nın ortak yazgısı olan göçmenlik aileme de bulaşmış, o yıllar için söylüyorum üniversite okunacaksa İstanbul’da okunur…)
Bu denemelerdeki (öykülerdeki) herhangi bir paragraftan hareketle çocukluk veya gençlik yıllarına gidip/inip uzun uzun çözümlemeler yapabilirim. İçimde birikenlerle Tunç’un anlattıkları öylesine örtüşüyor, benzeşiyor (ve bazen çakışıyor) ki bunları tüm ayrıntılarıyla anlatmam hiç de kolay değil. Kitabı okurken yüzümün aldığı hâlleri görmeliydiniz, yer yer parlayan yer yer ıslanan gözlerimi de. Söylenmelerimi bir de. (Tam da öyle be hocam / yok yok o kadar da değil / bu konuda size katılmıyorum / farklı yerlerden yaklaşsak da aynı yere bakıyoruz…)
Çocukluk yıllarında çok az seyahat edebildim, değişik araçlarla yolculuk yapmak da sınıfsaldı o yıllarda. (Kara trene binebiliyordum mesela trenlerden, ikinci baharını yaşayan ve sık sık arızalanan minibüslere, yarım otobüslere bir de.) Bugün de birçok “olur” ile “olmaz”ı imkânlar ve sınıf farklılıkları belirliyor ama geçmişte sanki biraz daha keskindi bu uçurumlar, yaşanmışlıklar veya yaşanmamışlıklar. Köyden kasabaya, kasabadan şehre, şehirden başka bir şehre gidiş gelişlerim o kadar az ve sayılıydı ki bindiğim otobüslerle nasıl seyahat ettiğimi, bunları kimlerle yaptığımı isim isim hatırlayacak kadar… Ne kadar büyülü ve heyecan vericiydi bu yolculuklar. Yolculukları iki kadınla, babaannem ve annemle yapıyordum. Bunların Adapazarı’na veya Geyve’ye yapılanlarının çoğu sağlık sorunlarıyla ilgiliydi. Ya diş çektirmeye gidiyordum ya dispansere kontrole. Bunlar içinde en uzunu ve şaşaalı olanı babaannemle İstanbul’daki halama yaptığım ziyaret olmalı. İlk defa Adapazarı sınırlarının dışına çıkmış, şehirlerarası otobüse binmiş, İstanbul’a gitmiştim. Bir çocuk, bugün de yan yol olarak kullanılan Küçükyalı’da (Tünel’de) otobüsten indiğini ânı hatırlar mı, ben hatırlıyorum. Okul dönüşlerinde normal yol varken Tünel’den geçip Kadir Has Lisesi’nin yanından dolanmam belki de bilinçdışının bana bir muzipliği.
Ayfer Tunç’un Memleket Hikâyeleri’ni okurken hatırladığım ve içimin acıdığı bir ayrıntı var. Anlattığım tüm yolculukları annemin veya babaannemin kucağında yaptım ben. Çünkü o zamanlarda, çocukların biletli yolculuk yapabilmeleri de sınıfsaldı. Yetişkinler gibi koltuğa oturacağım, muavin geldiğinde cebimden çıkardığım parayı ona uzatacağım günlerin hayaliyle geçirdim çocukluğumu.
Daracık koltuklar arasında annenizin veya babaannenizin kucağında yolculuk yapmadıysanız, anlattıklarımdan bir şey anlamanız çok da kolay değil. Annenizi veya babaannenizi dinlendirmek için boş bir koltuğa geçmeniz, gözünüz kapıda bir süre öylece gitmeniz, ama otobüs her durduğunda ve yolcu aldığında yerinizden kalkmanız gerekebileceğini aklınızdan çıkarmadığınız… Daha kötüsü “Hadi ufaklık annenin yanına!” sesine maruz kalmanız… Kötü, utanılacak bir şey yapmış gibi, küçüle küçüle, yüzünüz kızara kızara ve kimseye görünmeden annenizin veya babaannenizin kucağına dönmeniz… Koskocaman minibüs/otobüs halkının içinde böyle bir hâli yaşamadıysanız ruhuma işleyen ve hiç geçmeyen bu ezikliği nereden bileceksiniz?
Buraya kadar anlattıklarım, kendisine bilet alınmayan ve “boş koltuk” reva görülen çocuğun gözündendi. Bir de bunun karşı yakası varmış onu da Memleket Hikâyeleri’ni okuyunca anladım. Yanındaki “boş koltuk” yüzünden stresli yolculuk yapan kadın yolcular.
Şehirlerarası yolculuklarda, ikili koltuklardaki kadın yanının boş kalması sıkça görülen bir durumdur. O tek koltuğa son durağa varana kadar cinsiyeti ve yaşı müsait onlarca insan oturabilir. Bu bir ihtimaldir ama zayıf bir ihtimal değildir. Davetsiz ve zaman zaman münasebetsiz misafirlerle geçirilen böyle bir yolculuğu bu kitabı okuyana kadar düşünmemiştim.
Ayfer Tunç, kitaptaki yolculukların Erzurum’a evirilmesinden sonra yazdığı bir denemede (“Bir Otobüs Yolculuğu”) kaza geçiren asteğmen eşinin yanına giden bir kadının gözüyle benim yaşadığım ruh halinin karşı yakasını anlatmış.
(İstanbul) Harem’den başlayıp (Erzurum) Atatürk Üniversitesi kampüsünde (Tıp Fakültesi hastanesinin kapısında) son bulan otobüs yolculuğunun şoför ve muavinle birlikte ana kahramanlarından biri bu kadın yolcudur. Sinematografik bir yapıda kaleme alınan ve rahatlıkla filmi çekilebilecek bir kurguya sahip olan metinde, geçmişte yaşadıklarımın etkisiyle olacak, en çok dikkatimi çeken ayrıntı kadının yanındaki “boş koltuk” oldu. Çocuklukta yaşadıklarımın aksine bu sefer kadın yolcuyu huzursuz eden “boş koltuk” sorunsalına, başka bir ifadeyle “ötekinin çaresizliğine” bakmak için metne gidelim ve anlatıcının sesine kulak verelim:
“Ocak sonu, karlı bir gün. Otobüs tıklım tıklım dolu, ama ‘bayan’ olduğu için yanı boş. İnşallah şehrin birinde kat kat giyinmiş, üstü başı terle karışık kömür kokan iri bir kadın binip yol boyunca üstüne yıkıla yıkıla uyumaz, tüküre tüküre çekirdek çitlemez veya yedi sülalesinin dertlerini anlatmaz diye düşünüyor. Başka zaman olsa katlanabilir belki, ama bugün hayır. Yolcuları gözden geçiriyor. Otobüste muavine kucakta gidecek abisi denilerek bilet alınmamış bir çocuk varsa yandık diye geçiyor aklımdan. Bu ülkede düşük gelirli ailelere çocukları için bilet almak pahalı ve gereksiz gelir. Haksız sayılmazlar aslında, biletler gerçekten pahalı, hele aile kalabalıksa altından kalkılır gibi değil. Bu nedenle yirmi küsur saatlik yolculukta eziyet çekmeyi göze alırlar ama çekmemenin de yolunu bulurlar. Böyle çocukların annelerinin gözleri koltuklarda olur. Daha İzmit’e varmadan yanındaki boş koltuğu gözüne kestiren bir anne çıkar. Sana da arkadaş olur kardeş, oturuversin deyip çocuğu kondurur yanına. Oturmakla kalsa sorun yok, ama senden ona bakmanı, ilgilenmeni bekler. Çişi gelince annesini uyaracaksın, susadım derse muavinden su isteyeceksin, uyursa üstünü örteceksin. Bu kadarcık insanlık vazifesini de yapmayacaksan nesin ki sen?” (s. 262)
Aslında siz benim çocukluk derdimi de yanına oturduklarımın çaresizliğini de anladınız. Fakat otobüsün “memleketi” yolcuların da “halkı” temsil ettiğini düşünürsek bu metafor üzerinde günlerce konuşabiliriz. “Aynı gemideyiz.” deyimini “aynı otobüsteyiz”e dönüştürdük mü mesele kendiliğinden hallolur. Şair “otobüsü kaçırmış bir millet” derken bizi kastetmiş. Otobüs filan kaçmamış, biz içindeyiz, orta yaşlısı-ihtiyarı, çocuğu-genci birlikte yolculuk ediyoruz. Fakat otobüse nasıl bineceğimiz, yolculuk boyunca nelere dikkat edeceğimiz konusunda oturmuş bir planımız yok ve kafamız karışık. Standart büyüklükteki koltuklara boyca ve kiloca sığmayacak insanlara bilet satmalı mıyız, satmamalı mıyız? Herkes biletinde yazan yere mi oturmalı, yoksa yolculuğun ve otobüsün durumuna göre istediği koltuğa geçebilmeli mi? Belli bir yaşın üstündeki her çocuğa bilet satın almak zorunlu mu olmalı? Yalnız seyahat edeceklerse bebekli annelere yanlarındaki koltuk firmanın hediyesi olamaz mı?
Sorularımı (ve hiç dinmeyen sızımı) boş verin siz. Yazar anlatıcı, öğrencilik yıllarından beri yaşadıklarından yola çıkarak kadın kahramanın içinde birikenleri okurla paylaşıyor, kulak verelim:
“Başına geldi daha önce. Bu nedenle iki koltuk bileti almıyor artık. Hanım hanım, ben bu boş koltuğa para verdim, yol uzun, serilip uyuyacağım demeye kalktığın anda bu iyi yürekli dayanışmacı milletin içinde bozguncu oluverirsin. Zaten yalnız yolculuk yapan genç bir kadınsın. Otobüs ahalisi başlar söylenmeye. Ne olur yani kuş kadar çocuk yanında otursa? Anasının dizleri koptu kaç saattir kucağında oturtmaktan. Tamam da yol uzun, uyumam lazım filan diyecek olursun, sakın deme. İnsanı öyle bir dışlar ki otobüs ahalisi bir günlük yolculuk bir haftalıkmış gibi gelir.” (s. 262)
Artık anlıyoruz ki iki bilet almanız, yanınızdaki koltuğun da size ait olması bir şeyleri değiştirmiyor. Mahalle baskısına benzer “otobüs yolcuları baskısı” devreye giriyor, biri geliyor, yanınıza oturuyor. Bu duruma karşı çıktığınızda, kendinizi savunduğunuzda, ben yanımdaki koltuğu da satın aldım, uzun yolculuklarda tek koltukta seyahat edemiyorum filan dediğinizde… Yandı gülüm keten helva, ikinci güne sarkan böylesi uzun bir seyahatte “yaban” muamelesi görmeye hazır olunuz.
“Bir Otobüs Yolculuğu”nda yalnızca “boş koltuk”un felsefesi yapılmıyor. Otobüs ve yolculuk üzerinden ustaca izlekler kurgulanıyor. Konular biraz daha derinlemesine çözümlendiğinde öykünün iki yüz, üç yüz sayfalık bir romana dönüşebileceği duygusu oluşuyor okurda. (“Ben de kısa öykü yazmıyorum zaten, yazdığım öyküler de sıkıştırılmış romanlar aslında.”)
Açalım.
Yolculuk halleriyle ilgili yüksek sesli bir eleştiri yaptığınızda seyahat edenler hemen ikiye, üçe, beşe bölünebiliyor. Mesela müziğin sesini yüksek bulup şoförü mü uyardınız, yolcuların bir kısmı şoförden yana tavır koyabiliyor. (Yolculardan birinin cenazeye gittiği öğrenilince şoför teybi kapatıyor ve bir daha açmıyor.) Diyelim ki su istediniz ve muavin suyun bittiğini söyledi, siz de bu duruma yüksek sesle şaşırdınız; “Bunca millete su mu dayanır?” cümlesi yükseliveriyor bir yerlerden. Sık sık duran otobüse eleştiri mi getirdiniz “Beğenmiyorsan uçağa bin.” cevabı gecikmiyor. Hayatta olduğu gibi otobüste de ayrıcalıklı insanlar göze çarpıyor. Şirket sahibinin veya şoförün yakınlarından oluşan bu kişilerin bir dediği iki ettirilmiyor, her istekleri karşılanıyor.
Tek başına yolculuk yapan kadınların, genç kızların, rahatsız edici bakışlarla sorgulanmaları da yazarın toplumsal eleştiriyi öne çıkardığı izleklerden. Toplumca kabul gören hastalık ve cenaze gibi mazeretleri varsa şoför, muavin, hatta yoldaki benzinci bile bu tür kadın yolculara yardımcı oluyor. Yaptıkları telefon konuşmalarından, yedikleri yemekten para alınmıyor. Olumsuz durumlar yanında olumlu davranışları da görmezden gelmiyor yazar anlatıcı bu yolculukta, ama her iki durumda da abartılı davranışların darasını düşüveriyor. (Yazının son cümlesi: “Otobüse ilk bindiğindeki düşmanca hislerinden utandığından hiç bahsetmiyor.”)
Ayfer Tunç’un bu yazısı çocukluğumda yaşadıklarımın yanı sıra sonraki hayatımda yaptığım otobüs yolculuklarını da hatırlattı bana. Trakya Üniversitesi’nde okuduğum yıllarda, yine karda, kışta, kıyamette bütün Trakya’yı dolaşarak Edirne’ye giden otobüsleri… Uğradığımız terminalleri, içinden geçtiğimiz sevimli Trakya köylerini ve hiç susmayan arabesk şarkıları… Yanımdaki (veya yanındaki) boş koltuğa oturup birlikte seyahat ettiğimiz, hatta tanıştığımız kişiler mutlaka olmuştur. Bir gün Ayfer Tunç gibi tanınmış bir yazar olursam onları da yazarım belki, kim bilir?
Yazı, “boş” ve “koltuk” kelimeleri üzerinden akınca Necati Cumalı’nın Boş Beşik adlı yapıtı ile Aziz Nesin’in “Koltuk” hikâyesi geldi aklıma. “Koltuk” sözcüğü öyle gelişi güzel bir kelime değil dostlar, gerçek ve mecaz anlamlarıyla küçük ama çarpıcı bir dünyası var. (Türkçe asıllı her şeyden önce. Birçok deyim ve özlü söze ev sahipliği yapmış: Koltuk kapmak, koltuk kavgası/savaşı, koltuğu bırakmamak, koltuk veziri, koltuğundan olmak, koltuğunu doldurmak, koltuğa kurulmak, koltuk değneği, koltuk çıkmak, iki karpuz bir koltuğa sığmaz vb.) Dünya biraz da koltuk savaşlarının ve dahi koltuk barışlarının yurdu değil mi, ne dersin değerli dostum Donald Trump?
Hemşehrim Ayfer Tunç’tan hareketle yazılacak Adapazarı yazıları devam etsin isterim.
Gelecek yazıda otobüsten inip motosiklete binmeye, ara yollardan depremde yıkılan Adapazarı’na gitmeye, dosta, ahbaba ve akrabaya yardım etmeye (koltuk çıkmaya) ne dersiniz?
…
Yazıyı Handan İnci’nin Ayfer Tunç’la yaptığı konuşmadan aldığım, Adapazarı ve yazar hakkında ufuk açıcı olduğunu düşündüğüm bir paragrafla bitirmek isterim:
“Adapazarı ve çevresi hâlâ farklı etnik kültürlerin yan yana, kimi zaman çatışarak, kimi zaman barışarak yaşadığı bir bölge. Bu kültürel var olmalara, kimliklere ilgim de sanıyorum buradan geliyor. Çocukluğum boyunca, ‘Hangi millettensin?’ sorusuna muhatap oldum. Dedemin ve Milli Eğitim’in öğrettiği gibi, ‘Türk’üm,’ derdim. ‘Hepimiz Türk’üz, asıl milletin ne?’ diye devam ederdi sorgu. Türk olmayı çok önemsemiyorlardı ya da bir tür resmî kimlik gibi görüyorlardı sanırım. Dedem bu arada çocuklarına Talat ve Enver adlarını koyacak kadar İttihatçıydı. Çocukken iyi bir şey sanırdım bunu, sonra biraz tarih okuyunca fazlasıyla sorunlu bir durum olduğunu gördüm. Dedem hayatta olsaydı bunları konuşmak isterdim.”
1 Ayfer Tunç, Handan İnci ile yaptığı konuşmada bu kitap için şöyle der: “Memleket Hikâyeleri benim için bitmiş bir kitap değildir. Yaşadıkça ona eklenecek hikâyeler olacaktır. Bu açıdan zihnimin bir köşesindeki yerini hiç terk etmeyecek bir kitap.”