İnsan olmak incelikten geçiyor, incelik davranışlara yansıyınca anlam kazanıyor.
Medeniyet, neye değer verip neye çöp muamelesi yaptıklarınızla ilgili değil mi biraz da? Öyle, elbette öyle.
Bir sabah İstanbul’da, Kaynarca’da, Bülent böreğin karşısında, Hakmar’ın, Şok’un karşı aralığında, Bim’in, A101’in yanı başında, son zamanlarda hemen her yerde görmeye alıştığımız iki demir kollu, iki ince lastik tekerli, etrafı eski püskü muşambalarla kaplanmış gelişigüzel el yapımı çöp toplama arabasını görünce, müsait bir yer aradım, buldum, durdum. El frenini çektim, arabadan indim, bagajı açtım. Haftalardır bu tarihi anı bekleyen geri dönüşüm poşetleriyle göz göze geldim, dikkatli bir şekilde saplarından tutarak onları alıştıkları yerden dışarıya çıkardım. (İki demir kollu, iki ince lastik tekerli, etrafı eski püskü muşambalarla kaplanmış gelişigüzel el yapımı) çöp toplama arabasının yanına doğru yürüdüm. Arabanın yanında, hatta yakınında kimsecikler yoktu. Elimdeki poşetleri, basket atar gibi çöp haznesine doğru fırlatıp yoluma devam edebilirdim ki aslında genelde böyle yapardım. Ayrıntılarla ilgilenmez, bahsi sorunsallaştırmaz işime bakardım. Atış mesafesini ayarlamak, potayı karşıma alıp nişan pozisyonu almak, fırlatmak ve baskett.
“Kimse yok mu?” diye birkaç kere seslenince, arabanın ilk bakışta görünmeyen bir yerinden, dağınık saçları, aydınlık mavi gözleri, korkak bakışları ve elinde yavru bir kediyle küçük bir kız çocuğu belirdi. Saçlarıyla, gözleriyle, bakışlarıyla “Biz buradayız.” diyordu. Titreyen elleriyle ve ayaklarıyla da…
“Kimse yok mu, geri dönüşüm poşetlerini bırakacaktım.”
Ne dediğimi anlamadı, konuştuğum dili bilmiyor gibiydi. Kim bilir belki de, konuşmayı daha sökememişti. Ona derdimi anlatmaya çalışırken, elinde birkaç karton parçası ve plastik şişeyle genç bir kız, bana ve arabaya yaklaştıkça küçülen adımlarla çöp arabasına doğru yürümeye başladı. Bir şeylerden çekinir, utanır, korkar gibiydi. Geldi; terli bir alın ve kırmızı bir yüzle iki adım ötemde durdu.
“Geri dönüşüm poşetlerim var, onları size elden vermek istemiştim.”
Başını kaldırmadan, utangaç/donuk bir yüzle ve titreyen ellerle poşetleri aldı, arabaya bıraktı. Anlayamadığım birkaç şey dedikten, çocuğu arabanın içinde bir yere yerleştirdikten, sırtını döndükten sonra bir an önce oradan (ve belki de bu dünyada kendisine biçilen rolden) uzaklaşmak isteyen bir tavırla arabanın demir kollarını iki eliyle kavrayarak uzaklaştı. Bana bir süre onu izlemek kalmıştı kala kala. Kendi yaşındaki genç kızların teneffüse çıktıkları okulun önünden geçti. Başını kaldırmadan geçti. Küçük adımlarla geçti…
Demek ki böyle sahneler sadece filmlerde olmuyormuş.
(Zeki Demirkubuz’un, Bilge Nuri’nin kulakları çınladı mı bilmiyorum.)
İçimde yüzyılın dilemması. “Yedi tepeli şehirde bıraktım gonca gülümü / Ne ölümden korkmak ayıp ne de düşünmek ölümü!” Gerçi ne tepesi kalmıştı İstanbul’un ne gonca gülü. Ne “Yahya”sı ne “Hamdi”si ne “Orhan”ı… Dini, imanı ranttı artık bu “kutsal belde”nin. Bakmayın şairin “Seni hiçbir dünya telaşına değişmedim ben.” demesine, değişmiştik hem de bal gibi değişmiştik. Bu telaş Necatigil’in insan olmaya gönderme yapan cinsten bir telaş değildi, para telaşıydı, daha çok tapu telaşıydı. Telaş da kirlenmişti…
Zaman zaman kendileri için hiç de hoş olmayan sözler söylediğim bu insanlardan ikisini, ilk defa bu kadar yakından görmüştüm.
Üç yaşlarında bir çocukla on beş yaşlarında genç bir kız, çöp toplamaya çıkmışlardı.
(İstanbul, onlar için koskocaman bir çöplüktü.)
(İstanbul, onlar için koskocaman bir çöplüktü.)
(İstanbul, onlar için koskocaman bir çöplüktü.)
Zihnimden dünyadaki ülkeler sayısınca cümleler geçti, biri şöyleydi:
“Ümmetinin çocukları, genç kızları, dilini bilmedikleri bir memlekette çöp topluyor!”