Evet, annemle babamın memleketine. Annemin babasının Adapazarı’nda büyük bir evi vardı. Alt katını bize verdi, üst katta da teyzem oturuyordu. Dayılarım da yakınlarda oturuyorlardı. Hep kalabalıktık, hep bir arada. Yazın okullar kapanır kapanmaz Karasu’ya yazlığa giderdik, bir sürü aile.
*Bayağı geniş bir aileden söz ediyorsun öyleyse.
Geniş ne demek, klan gibi bir şeydi. Dedemin değişik annelerden olma dört-beş erkek kardeşi vardı, sayısını tam bilmiyorum, onların yine değişik kadınlardan olma sayısız oğulları. Ailede kız çocuk nüfusu azdı, erkek ağırlıklı bir aile. Hikâye anneannemle başlıyor. Anneannem Abhaz’dı, annem on dört yaşındayken ölmüş. Annemleri anneannemin annesi büyütmüş. Kafkaslardan göç etmiş, çok dirayetli, dediğim dedik bir kadınmış, Osmanlı dönemindeki Kafkas göçlerinden birinde, bir oğlu bir kızıyla gelip Karasu’ya yerleşmiş, hayatını kurmuş, hayatı boyunca da kimseye pabuç bırakmamış. Dedem anneannemle evlenmek istediğinde Kafkaslardan gelen bu dirayetli büyük anneanne hayır demiş. Ama dedem de az değil, kaçırırım diye tehdit edince kadıncağız korkmuş. Dedem Rize’den gelmiş bir eşkıya o zamanlar. (s. 35)
*Eşkıya?
Evet. Bugün çok garip tınlıyor ama ben çocukken eşkıyalığı sanki bir meslekmiş gibi anlatırlardı. Eşkıyaların sonradan Kurtuluş Savaşı’na katılıp kahraman olmaları onları aklıyordu sanırım. Dedem çok dik başlı bir adammış, on yedi yaşında babasıyla çatışınca Rize’yi terk edip Adapazarı’na gelmiş. İpsiz Recep’in çetesine katılmış. Kurtuluş Savaşı’nda da birlikte savaşmışlar. Büyük anneannenin korkması doğal, adam çeteci sonuçta, belde silah geziyor.
*Arada aşk var mı peki?
Var. Dedem, çağının ve etnik kökeninin pek çok erkeği gibi kadınlarla ünsiyeti fazla bir adamdı. Kardeşlerinin de birden fazla karısı vardı. Anneannemin, dedemin başka bir kadınla ilişkisi nedeniyle hastalanıp öldüğü söylenir. Arada aşk olmasa başka kadın yüzünden ölmez bir kadın, hele o yıllarda. Öte yandan ailemin romantizmi seven bir tarafı vardır, abartıyor da olabilirler. Dedemin pek çok macerası olmuş, neyse ki onlardan çocuk sahibi olmamış. Hatırlıyorum, annemler, ‘Bir kardeşimiz çıkabilir,’ diye konuşuyorlardı dedemin ölümünden sonra ama çıkmadı. Yokmuş demek ki. Kadınlarla çok macerası olmuş ama anneannemin ölümünden yıllar sonra, yaşlılık döneminde başka bir kadınla evlendi. Onu ben de hatırlıyorum, çok yumuşak, nazik bir kadındı. Dayılarım isim takmayı seven, günlük hayatı çok neşeli yaşayan insanlardı, üvey annelerine Bayan Kennedy adını takmışlar. Yüzüne söylemiyorlar tabii, arkasından. Aile bireylerine lakap takmak o zaman mı yaygındı, bugün hâlâ var da ben mi duymadım, bilmiyorum. Ama benim çocukluğumda hemen her ailede pek çok lakap olurdu.”(s. 36)2
Yine uzunca oldu farkındayım ama alıntıyı ortalardan bir yerden kırpmaya gönlüm razı olmadı, hayatın değişik duraklarına uğraya uğraya öylesine güzel akıyordu ki.
Sonda söylemem gerekeni, sizi yormadan burada hemen ifade edeyim. Tunç ile aynı neslin ve coğrafyanın insanları olarak benzer olaylara tanıklık etmiş, benzer sıkıntıları yaşamışız, aradaki küçük bir sınıf farkı göz ardı edilirse.
Ayfer Tunç, aslen Kafkasyalı olan anne tarafıyla da olsa, tanıdığım ilk Adapazarı-Karasulu yazar. “Çocukluğumun bütün yazları deniz kenarında geçti. Karasu’da yazlığımız vardı, bütün ailenin, hatta bizim mahalledeki herkesin. Yaz gelince bütün mahalle Karasu’ya taşınırdı. Çocukluk için harika bir ortamdı. Karasu bence Türkiye’nin en güzel sahillerinden biriydi.” s. 335.
Kafkas göçmenlerinin tek eşliliği tercih ettiklerini biliyorum, Ayfer Tunç’un ailesinde görülen birden fazla evlilik hadisesi, genç yaşta Rize’den Karasu’ya gelen dede tarafıyla ilgili. Dede, bir roman kahramanına benzer ki buna, Millî Mücadele’ye verdiği destekle aklanan “eşkıya” geçmişi ile renkli kişiliğe de dâhildir.
Tunç’un anneannesinin annesi ile Batum göçmeni olan babaannem birbirlerine benziyorlar. Dirayetli, kimseye pabuç bırakmayan ve özgüvenleri yüksek kadınlar. Adapazarı halkının çoğunda olduğu gibi bizde de göçmenlik var, annemler de babamlar da Batum’dan Adapazarı’na gelmişler. Tunç bu konuda daha renkli bir kimliğe sahip, baba Balkanlardan anne Kafkaslardan gelmiş. (İmparatorluğun iki kanadı: Balkanlar/Kafkaslar.)
Bu ortaklıklar içinde beni en çok şaşırtan, “İpsiz Recep” oldu. Yıllarca peşinden koştuğum ama kendisiyle ilgili çok az bilgiye ulaşabildiğim bu efsanevî halk kahramanı, Ayfer Tunç’un dede dostu çıkmasın mı? Birçok yazıda kendisine gönderme yaptığım İpsiz Recep’i, burada bir kere daha uzun uzun anlatmak istemem ama kendisi de Kafkas göçmeni olup okuması yazması olmayan babaannemin yüzlerce dörtlükten oluşan “İpsiz Recep Destanı” söylediğini yakın çevremdeki herkes bilir. Millî Mücadele’de özellikle Karasu bölgesinde ve denizde büyük başarılara imza atan bu halk kahramanının Sapanca’da/Geyve’de biliniyor ve haklarında övgü dolu şiirler söyleniyor olması yerel tarih açısından oldukça mühimdir. Bir ortaklık da taşradaki lakap takma hastalığı olmalı. Bu alışkanlık, kişinin gerçek adını unutturacak kadar etkili bizim oralarda. Doğru bulmasam da takılan bu isimlerdeki ironi ve mizahın zekice kurgulandığını söyleyebilirim.
…
Bu nehir söyleşide Ayfer Tunç’la kendimi katıksız Adapazarlı/hemşeri hissettiğim, beni çocukluğuma götüren küçük bir bölüm var. O bölümü diğer hatıralardan önce ele almak isterim. Tahir’in hikâyesi biraz beklesin:
“… Adapazarı’nın Dörtyol denen sanayi bölgesinde bir fırın vardı, ekmeği çok güzel oluyordu. Bir pazar günü bir yerden dönüyorduk, oradan ekmek almak istedik. O gün bizim sınıftan Tahir diye bir arkadaşımın sanayide çalıştığını gördüm, daha orta ikide, bildiğin tamirci çırağı. Beni görmezden geldi. Sonra dayılarımın orada işyerleri olduğu için hafta içi bir gün tekrar rastladım. Sanayide çalıştığından emin oldum. Ama kimseye söylemedim çünkü karşılaştığımızda çok acı bir ifade vardı yüzünde.” (s. 58-59)
Şöyle bir asır geriye gidildiğinde, sınıfsal farkları somut olarak ortaya koyan olgulardan birinin “ekmek” olduğu görülür. Bunu, ailemin anlattığı Millî Mücadele döneminde yaşanan kıtlıklardan ve sonrasında karneyle ekmek alma bahsinden hatırlıyor, hatta kendi ailemden biliyorum da. Ağırlıklı olarak Sait Faik’in hikâyelerinde rastladığım “kara ekmek – beyaz ekmek” ayırımının hayatımdaki çarpıcı ilk örneği “Adapazarı Dörtyol” ekmeğidir. Baston ekmek olarak üretilen ve benzerlerinden bayağı büyük olan bu ekmeği bize tanıtan ve köye her gelişinde Dörtyol’dan alıp getiren İzmit’te postacılık yapan amcam olmuştu. Amcamı daha yolda görür görmez heyecanlanırdık, ekmekten bize ne kadarı düşecek diye. Dokuz çocuklu ailede ne kadar düşerse artık… Kırk yıldır o lezzeti ararım ama bulamam. Mahrumiyetlerin bize hissettirdiği nostaljik bir tat arayışı olmalı bu. Ayfer Tunç da “güzel oluyordu” dediğine göre, iç dünyamda büyüttüğüm bir efsane değilmiş Dörtyol ekmeği. Edebî metinde/söyleşide ilk defa rastladığım Dörtyol ekmeği değinisi, yazarla aramdaki benzerliği biraz daha pekiştirdi.
Orta ikinci sınıf öğrencisi olan Tahir’in hikâyesine şöyle bir değinip geçmiştik. Benim de defalarca benzerlerini yaşadığım bu hikâyeleri her hatırlayışta gözlerim dolar. Ayfer Tunç, çok da haklı olarak sınıf arkadaşının yediği dayaktan olumsuz yönde etkileniyor. Gördükleri, yaşadıkları onu okuldan ve okumaktan soğutuyor ama biz o dayakların kendisini yedik, hem de gariplikten, arkamızda duran biri olmadığından. “Eti senin kemiği benim.” anlayışının kurbanları olarak. Bu acımasız dayaklar birçok arkadaşımın okulu bırakmasına neden oldu. Geleceklerini kararttı. Buyurun size Tahir’in hikâyesi:
“… Ortaokulda da okuma anlamında bir yol gösterenim olmadı. Hatta Türkçe öğretmenimle büyük bir sorun yaşadım, en acı hatıralarımdan biridir, okul denen şeyden nefret etmeme sebep olmuştur.
*Anlatır mısın?
Aslında çok kültürlü, okuyan bir adamdı ama okumak onu değiştirmemişti. Neredeyse melodram diyebileceğim bir şey oldu. Bizim toplum olarak hayatımızda melodram öyküleri çoktur. Sadece Yeşilçam filmlerine özgü sanırız ama kendi hayatımıza dikkatle bakarsak görebiliriz bunları. Yeşilçam da sonuçta bu toplumun yarattığı bir sinema. Neyse. Adapazarı’nın Dörtyol denen sanayi bölgesinde bir fırın vardı, ekmeği çok güzel oluyordu. Bir pazar günü bir yerden dönüyorduk, oradan ekmek almak istedik. O gün bizim sınıftan Tahir diye bir arkadaşımın sanayide çalıştığını gördüm, daha orta ikide, bildiğin tamirci çırağı. Beni görmezden geldi. Sonra dayılarımın orada işyerleri olduğu için hafta içi bir gün tekrar rastladım. Sanayide çalıştığından emin oldum. Ama kimseye söylemedim çünkü karşılaştığımızda çok acı bir ifade vardı yüzünde.
*Görülmüş olmaktan mı?
Evet, çalıştığını saklıyordu, ben de kimseye söylemedim. Bir gün ilk ders ve Türkçe, Tahir derste uyuyor, muhtemelen gece geç saatlere kadar çalışmış. Türkçeci, Tahir’e bir soru sordu. Hâlâ içi uyuyor çocuğun, bilemedi. Tahir’i öyle kötü dövdü ki anlatamam, ağzını burnunu kanatıncaya kadar. Hayatta şiddetle ilk karşılaşmamdır. Çocuğu dövmeye doymuyordu; yerde tekmeliyordu, kaldırıp kafasını tahtaya vuruyordu, ağzı burnu kan içinde kaldı. Okulda dayak yaygın bir şeydi o zamanlar ama ben ilk kez tanık oluyordum. Daha da yaralayıcı olan sonrasıydı. O kadar utanmaz bir adamdı ki, sınıfta iki kişi çok çalışkanız; biri Haluk diye bir çocuk, diğeri ben. Önce Haluk’a, ‘Haklı mıyım?’ diye sordu. Dövdüğü yetmiyor, bir de haklı mıyım diye soruyor. Zorbalıktan öte bir yıkıcılık, hâlâ bunu ifade edecek kelime bulamadım. Haluk bembeyaz kesilmişti, çok korkmuştu, ‘Evet,’ diye kekeledi, ne desin. Sonra bana sordu. Ben ağlamaktan cevap veremiyorum, adam hâlâ ısrar ediyor: ‘Söyle, haklı mıyım değil miyim?’ Teneffüs zili çaldı. Ben dışarıya fırladım. Bu arada Tahir ağız burun kan içinde ama yerinde oturuyor.
*Belli ki sen Tahir’den çok etkilenmişsin bu durumdan.
Tahir için çok normal bir şeydi belki de, şiddet görmeye alışmış. İkinci ders oldu hâlâ ağlıyorum. Türkçeci beni tahtaya kaldırdı, sen misin evet hocam haklısınız demeyen. Bütün bir ders sözlü yaptı beni. Kırk beş dakika boyunca.
*Bir tür manevi dayak.
Çünkü beni dövemez. Bunu biliyor ama tahtada mahvetti. Sormadık soru bırakmadı. Beni de böyle cezalandırdı. Sonraki ders matematikti. Matematikçi çok iyi bir insandı. Sürekli ağlıyordum, kendimi tutamıyordum. Sadece ben değil, bütün sınıfın nutku tutulmuş, herkesin yüzü bembeyaz, kimsenin ağzını bıçak açmıyor. Adamcağız çok şaşırdı. Bana, ‘Hadi sen eve git,’ dedi. Yollarda ağlaya ağlaya eve gittim, anneme anlattım. Annem tabii soluğu okulda aldı. Annem mi konuştu, ne oldu bilmiyorum, Türkçeci bir daha bana bulaşmadı, kimseye bulaşmadı. Ama o olaydan sonra ben okuldan da, öğretmenden de kavram olarak nefret ettim. Tahir’in eğitim hayatına mal oldu, okulu bıraktı, Anadolu’da bir yere gitti. Bir yıl sonra bana bir teşekkür mektubu yazdı. İlginçti, yaptığım tek şey kendime engel olamadığım için ağlamaktı, o bunu bir direniş olarak görmüş demek ki. Niye o kadar bekledi teşekkür etmek için onu da bilmiyorum. Belki o bir yıl boyunca bu olayın etkisinde kaldı.” (s. 58-60).
Ortaokul ikinci sınıftayım. Sekiz buçuktaki derse yetişmek için beş buçukta yataktan kalkmışım. Bir “arada” veya “teneffüs”te oturduğum bankta kendimden geçmiş, yana doğru devrilmişim. Biri beni dürterek kendime getiriyor. Kolundaki “N” işaretinden nöbetçi olduğunu anlıyorum. “Seni müdür baş muavini çağırıyor!” diyor. Hocanın yanına gitmemi istiyor. Başıma gelecekleri bilerek ama işlediğim kabahati de merak ederek ağır ve korkak adımlarla gidiyorum, kapıyı çalıyorum, içeriye giriyorum. “Beni çağırmışsınız!” diyorum. “Oturakta terbiyesizce uzanan, uyuyan sen miydin?” diyor. Birçok insanın huzurunda, ölsem kemiklerimin unutmayacağı, peşe peşe tokatlar yiyorum ve tekmelerle uğurlanıyorum.
Benimki üç beş dakikalık seremoniydi ya sınıf arkadaşım Selami’nin bir ders boyunca -kırk beş dakika- dayak yemesi. Türkçe dersiydi. Öğretmen, yüzü her zaman gülen arkadaşımıza Anadolu’nun ne zaman fethedildiğini sordu. Selami ya yanlış bir tarih söyledi ya bilemedi… Ve tebessüm etti. Türkçe öğretmeni, Malazgirt Savaşı’nın tarihini bilemeyen bu arkadaşımızı, dinlene dinlene bir ders boyunca dövdü… Kapıya doğru yürüyor bir kere daha dövüyor, sınıfı turluyor bir kere daha dövüyor, kendi kendine söylenerek camdan dışarıya bakıyor bir kere daha dövüyor, kollarını sıvıyor bir kere daha dövüyor…
Biz de o dayaklar arasında kırıla kırıla büyüyor, küçüle küçüle kayboluyorduk sınıflarda. Arkası olan hiçbir arkadaşımın dayak yediğine tanık olmadım. Bizi dayakla terbiye eden eller, müdür beyin oğlunu sevmeye doyamıyorlardı. Yani “dayak yemek” veya “yememek” de biraz sınıfsaldı.
…
Benim bütün kapılarım şiire açılır. Bu nedenle yazıyı, söyleşideki şiirle ilgili kısa bölümle toparlamak isterim. Burada hem (annesi Geyveli) Necatigil var hem de hâlâ keşfedilmediğini, hak ettiği yeri bulmadığını düşündüğüm Didem Madak. Bu üç paragrafta Tunç’un şair/yazar sevmekten çok “şiirsever” (“metinsever”) tavrının öne çıktığı görülür ki benim de edebiyattaki temel ölçütüm budur; “şair sever değil ‘şiirsever’im, romancı sever değil ‘romansever’im, öykücü sever değil ‘öyküsever’im”:
“*Şiiri tür olarak çok seviyorsun ama daha çok İkinci Yeni şairlerini anıyorsun. (Özellikle Cansever.) Başka şairler var mı severek okuduğun? Varoluşsal melankolisi ve aileyle kurduğu ilişki biçimiyle seni etkilemiş olabileceğini düşündüğüm, Necatigil’i hiç anmadın mesela.
Ah tabii ki! Behçet Necatigil yine hafızama işlemiş şairlerden. Bence Necatigil az çok şiir okuyan herkesin hafızasına işlemiştir. Onun duygu dünyasını beraberimizde gezdiriyoruz gibi gelir bana. Oktay Rifat’ı da çok severim. Gülten Akın’ın hâlâ aynı dirilikle şiir yazıyor olmasına hayranım. Aynı kuşaktan olduğumuz Birhan’ın (Keskin) şiirlerini özlüyorum, bazen burnumda tütüyor. Metin Altıok’un eskiden yeterince okunmadığını düşünürdüm, bu aralar sanki daha çok okunuyor gibi geliyor bana. Bloglarda dizelerine rastlıyorum, seviniyorum. Melih Cevdet Anday birkaç şiirini okuduğum bir şair ama benim şairim olamadı. Orhan Veli de yine toplumsal hafızamıza işlemiş bir şair ama o da benim şairim olamadı.
*Günümüz şiirini, genç şairleri izliyor musun?
Olabildiğince izlemeye çalışıyorum ama iyi izlediğimi söyleyemem. Gonca Özmen yeni şiirlerini merakla beklediğim bir şair. Gökçenur Ç.’yi ilgiyle okuyorum, çok değişik buluyorum şiirini. Didem Madak’ı severdim, genç yaşta kaybettik. Daha yazacak çok şiiri vardı. Başka genç ve iyi şairler de var tabii, bu kadar değiller. (s. 397)
*İslami kesimden de okurların olduğunu söyledin yukarıda. ‘Muhafazakâr’ kabul edilen çok iyi şairler var; Cahit Zarifoğlu, Sezai Karakoç, İsmet Özel, Cahit Koytak gibi. Onları da okur musun?
Gerçek şiir bence çok garip bir şey, dilin hakiki tılsımı, dünya görüşü, inanç tanımıyor. Benim için iyi şiir var, İslamcı, Budist, ateist… şairin inanç dünyasının bir önemi yok. İsmet Özel dilimin de hafızamın da sık sık kendini tutamadığı şairlerdendir. Öyle iyi şiirler yazmış ki, hayatın bir yerinde mutlaka kendini hatırlatıyor. Cahit Koytak ve Sezai Karakoç da öyle. Ama onları daha geç bir zamanda okuduğumdan mı bilmiyorum, dizeleri İsmet Özel’inkiler kadar sık çıkıp gelmiyor.” (s. 398)
…
Geldik yazının sonuna ve asıl sorunsala.
Ayfer Tunç, doğduğu yerle arasına mesafe koymuş yazarlardan. Yazdıklarının bir kısmının açık veya örtük bir şekilde Adapazarı’na çıkması okuru yanıltmasın, onun için bu şehir bir gün dönülecek (veya dönülmesi gereken) bir yer değil. Bunu yazara bir eleştiri olsun diye değil, okuduklarımdan elde ettiğim çıkarım olarak buraya yazıyorum. Bu durumu saklamıyor açık açık söylüyor ve bakın ne diyor Tunç; “… yaşım ilerledikçe kalpten gelen bir sevgiyle değil, öğrenilmiş bir sevgiyle bir şehre bağlı olma anlamında memleketçi olmaya çabalıyorum. Bunun doğduğumuz şehirlere bir borç olduğuna dair, tam oluşmamış bir inanç kıpırdıyor içimde. Ama benimkinin yapay bir memleketçilik olduğunu da biliyorum. Sait Faik’le aynı memleketten olmakla övünüyorum mesela, bunun külliyen saçmalık olduğunu düşündüğüm halde. Aynı şehirde doğmuş olmamız kime ne gibi bir değer kazandırabilir ki? Üstelik yazdıklarına bakacak olursak ailesi doğduğu şehrin tarihinde de bugününde de yer tuttuğu halde, Sait Faik kendini hiçbir zaman bir şehre, bir memlekete ait hissetmedi. Yaşadığı yerlerin tabelalardaki adlarını umursamadı. Onun memleketi sıradan insanların kalbiydi. Adapazarı’nın bugün kendini nasıl sahiplendiğini görse muhtemelen çok şaşardı, tıpkı Kastamonu’nun Oğuz Atay’ı sahiplenmesi gibi. Ama şehirler, ‘memleketler’ bunu yapmalı, değerli evlatlarının anısını bağrına basmalı, geç bile kaldılar.
‘Aaa, Adapazarlı mısınız? Neresinden?’
‘Şurasından. Siz?’
Sanki söylese bileceğim neresi olduğunu. Doğduğum şehre o kadar uzun zamandır gitmedim ki, ‘orda bir şehir var uzakta’ oldu benim için. Bazen soruyorum kendime, neden doğduğumuz şehirleri imleyen memleket vurgusu beni fazla etkilemiyor diye.
Nedenlerden biri İstanbul’u tutkuyla sevmem olabilir. Bazen Türkiyesiz yaşayabilirim ama İstanbulsuz yaşayamam gibi geliyor bana.”3
Ayfer Tunç, “Sait Faik’le aynı memleketten olmakla övünmek” diyor ya, ben de aynı övüncü “Ayfer Tunç’la aynı memleketten olmak” noktasına taşımış olmalıyım ki böyle bir yazıyı kaleme aldım. Başka nedenler de vardır ama ana etken bu. Tunç, “Adapazarı’nın bugün kendini (Sait Faik) nasıl sahiplendiğini görse muhtemelen çok şaşardı, tıpkı Kastamonu’nun Oğuz Atay’ı sahiplenmesi gibi. Ama şehirler, ‘memleketler’ bunu yapmalı, değerli evlatlarının anısını bağrına basmalı, geç bile kaldılar.” diyor ama şehrin sahibi “biz” anlamında “ben” değilim ki! Tunç öyle diyorsa, ben de bir itirafla bulunayım: Görüyor ve biliyorum ki, çok az duyarlı insan hariç, geçmişte yazılan ve yapılanlar da, bizim gibilerin yazdıkları ve yaptıkları da Adapazarı’nın pek umurunda değil. Çünkü orada hayatı başka şehirlerin “kültür ve dayanışma” derneklerini kuranlar veya buralara aidat ödeyenler yönetiyor, yönlendiriyor. Adapazarı’yla ilgili anılarınıza, hayallerinize bıyık altından gülenler yani. Şehri atlama taşı görenler veya. Hayat ve Adapazarı gerçekleri bu minval üzere ve bu yolda aktıkça içimden bir ses “Adapazarı bahsini daha fazla zorlama ve sözü yorma” diyor.
U-za-ta-ca-ğım.
1 Yazıdaki bütün alıntılar için bkz. (Ayfer Tunç’la Karanlıkta Kelimeler, Söyleşi: Handan İnci, Can Sanat Yayınları, İstanbul 2014, 402 s.)
2 Metindeki vurgular bana aittir.
3 Ayfer Tunç, “Memleket: Neresinden?”, Memleket Hikâyeleri, Can Sanat Yayınları, İstanbul 2024, s. 35.