Hasan Özdemir

Hayatımdaki En İyi Öğretmen

Hasan ÖZDEMİR

Yazarın şu ana kadar yazılmış 138 makalesi bulunuyor.

-Selahattin Turan’a ithaf-

Birkaç yıldır gökten yere inme telaşı içindeyim, bu hem gerçek anlamda böyle hem mecazî anlamda. Bulutların ve göğün sabah-akşam aldığı renkler kadar toprağın renkleri de ilgimi çekiyor artık. Hayal dünyalarında gezmekten yorulan kalbimin ve kalemimin ayakları yere basmaya başladı. Tanımadığım, bilmediğim ne çok renk ve çiçek varmış meğer. Hepsini tek tek bellemeye, öğrenmeye çalışıyorum. Renkleri, yaprakları, duruşları, salınışları, nerede ve ne zaman açtıkları adlarından çok ilgilendiriyor beni. Bunca diploma aldıktan sonra toprağın öğrencisi oldum, aslıma döndüm. Bütün çabam günün birinde toprağın ustası olmak için. Karaçam toprağının. (“Gül’ün ustası”na selâm olsun.)

Geçen sabah kardeş ve yeğenlerimle yapacağım açık hava kahvaltısından önce -yazının sonunda fotoğrafını paylaşacağım- bir kır çiçeği keşfettim. O belki hep oradaydı, ben o sabah fark ettim. Ayaktaydım, o ayakaltındaydı. Eksik ve zayıf renk bilgime göre mora çaldığını söyleyebileceğim bu narin çiçeğin yanına çömeldim ve bir süre onunla sohbet ettim. İncecik esintide bile yerinde duramayan bu renk kalkışmasıyla doya doya bakıştık. Yunus Emre dedemin sarı çiçeklerinin kulakları çınlasın. (“Çiçek dili ve edebiyatı” diyebileceğim bir koşu iç dünyamda başladı bile…) Hayatımın özel zamanlarından biri olan bu ânı ve günü kayıt altına almak ve geleceğe taşımak için iznini alarak birkaç fotoğrafını çektim.

Son iki yılda, birçok kır çiçeği görmüş, fotoğrafını çekmiş, onlarla zaman geçirmiş, yer yer bu güzellikleri kayıt altına almış biri olarak bir sabah vakti bir çiçekle başlayan yolculuğun doğaya, hayata ve insana doğru bir yolculuğa evirileceğini nereden bilebilirdim? Gerçi serde öğretmenlik, eğitimcilik vardı, edebiyatçılık vardı ama bu iş nasip işiydi biraz da. Şimdiye kadar bütün bu meslek alanlarına doğru dürüst katkı sağlayamasam da, şahsıma sıra gelmese ve böyle bir patika önüme açılmasa da veya söylemeye çalıştıklarıma kimse kulak-kıymet vermese de bu böyleydi. Bazen bir yapraktan, bazen bir çakıl taşından, bazen bir küme buluttan, bazen bir tutam maviden, bazen bir masum çocuk yüzünden-gözünden, bazen güngörmüş bir yaşlı sözünden yola çıktım ve bütün bu yollar bir şekilde “ eğitim”e ulaştı. İnsana/topluma kendini anlatacak, fark ettirecek eğitime. İnsanı bir ideolojinin kurşun askeri yapacak körlüklerin temelinde de eğitim var biliyorum. Beni bilenler bilir, kastım bu değil. Olmaz da, olamaz da. Ben daha çok öğretmen ile öğrenci arasında kurulan bağdan, kısa sürede dünyayı çiçek bahçesine çevirmeye başladığını defalarca tecrübe ettiğim süreçten (yolculuktan) bahsediyorum eğitim derken. İnsanı insana yine insandan yola çıkarak anlatmaktan, tanıtmaktan bir başka deyişle.

Ağaç da eğitilir kuş da; köpek de eğitilir kedi de; bulut da eğitilir rüzgâr da… Ama bütün bunları kurgulayacak ve uygulayacak olan insanın, evrensel bir eğitim anlayışından/sürecinden geçmesi şartıyla. İyi de insanı kim eğitecek, neyle eğitecek, ne kadar sürede eğitecek? Dünyanın ve belki de öte dünyanın en zor sorusu bu bence. Doksanlı yılların başında orta ikinci sınıfta okuyan Gülçin’in, bir kompozisyon kâğıdına yazdıklarını hâlâ aşamamış bir insandan bu sorunun cevabını istemeyin de, beklemeyin de! Yanlış hatırlamıyorsam, kendinizi bir meslekle birlikte hayal edin, demiştim. Gülçin de öğretmen olarak hayal etmişti kendini. Yazdığı yazıda şu soruları soruyordu küçücük yüreğiyle: “Ya benim bildiklerim doğru değilse ve ben bunları öğrencilerime doğru olarak öğretirsem? Ya öğrettiklerimin yanlış olduğunu senelerce sonra fark edersem? Ya bir gün yanlış şeyler öğrettiğim öğrencilerimle karşılaşırsam? Onların yüzüne nasıl bakarım, hangi yüzle bakarım? Bu kaygılar öğretmenliğin ne kadar zor bir meslek olduğunu gösteriyor…” Bu sorulardan sonra iddialı cümleler kuramaz oldum. Küçücük bir öğrencim, mesleğe yeni başlayan bana, ihtiyatlı ve dikkatli olmayı öğretmişti. Neredeyse kurduğum her cümlenin başında şöyle bir giriş ibaresi-ifadesi kullanmaya çalıştım: “Bugüne kadar okuduklarımdan, öğrendiklerimden hareketle söylemem gerekirse…”

(İtiraf edeyim, bu hayatta beni, en çok, her şeyi bilen insanlar yordu.)

Bugün sizinle sosyal medyada rastladığım bir hikâyeyi paylaşacağım.1Bu nedenle giriş sayılabilecek bu kısmı uzatmak istemem ama hikâyeden önce bir cümle daha kurmak isterim. “Hem eğiten hem de eğitilen varlıktır, dolayısıyla merkezde eğitim varsa hem özne hem nesnedir insan.” Şimdilik özne kısmında görünsem de, bu bahsin nesnesi olmaktan hiç vazgeçmedim. Öğrenme sürece tamamlandıktan sonra “öğretmen” olunmaz abiler. Sürekli öğrenme telaşı içinde olmayan, kendini yenilemeyen insandan “öğretmen” olmaz abiler. Siz her şeyin iyisini, doğrusunu, yararlısını, hayırlısını bilirsiniz amenna, siz hep öğretirsiniz ama biz de hasbelkader bir şeyler öğrendik, elimiz kalem, dilimiz kelâm tutar oldu abiler. (Kırk sene aynı türküyü çığırarak “öğretmen” kalınmaz abiler.) Sözü uzattık kusurumuza bakmayın abiler. Haddi aştık ama susmayı da biliriz abiler.

Ve sıra geldi hikâyeye:

Yıllar önce bir ilkokul öğretmeninin başından geçen bu hikâyenin kahramanlarından birinin adı Thompson diğerinin Teddy Stoddard. İlki öğretmen ikincisi öğrenci.

Thompson yeni atandığı okulda beşinci sınıf öğrencileriyle yaptığı ilk derste “Hepinizi aynı derecede seviyorum.” diyerek konuşmasına başlar ama yeni tanıdığı bu küçük insanlara söylediği çok da gerçeği yansıtmaz. Çünkü sınıfın sağ tarafında üçüncü sırada oturan Teddy hem oturuşuyla hem takındığı tavır ve davranışlarıyla uyumsuz, problemli bir öğrenci profili çizmektedir. İlk dersten itibaren sorunlu talebesini gözlemlemeye başlar Thompson ve onun diğer çocuklarla oynayamadığını, giysilerinin kirli, kendinin de hep banyo yapması gereken bir hâlde olduğunu fark eder. Teddy mutsuzdur, Teddy uyumsuzdur ve bu hâliyle sevilmeyi hak etmemektedir.

Bir süre sonra Thompson okul yönetimi tarafından öğrencilerin geçmişteki dosya kayıtlarını incelemekle görevlendirilir ve Teddy’nin dosyasını sona bırakır. Sıra bu dosyaya gelince şaşırır hatta mahcup olur. Çünkü birinci sınıf öğretmeni: “Teddy zeki bir çocuk ve her an gülmeye hazır. Ödevlerini düzenli olarak yapıyor, iyi huylu ve arkadaşları onunla olmaktan mutlu…” diye yazmıştır. İkinci sınıf öğretmeni: “Mükemmel bir öğrenci, arkadaşları tarafından seviliyor fakat annesinin amansız hastalığı onu üzüyor ve sanırım evdeki yaşamı gittikçe zorlaşıyor…” demektedir. Üçüncü sınıf öğretmeni: “Annesinin ölümü onun için tam bir yıkım oldu. Babası ona yeterince ilgiyi gösteremiyor ve eğer bir şeyler yapılmazsa evdeki olumsuzluklar onu etkileyecek.” diye not düşmüştür. Sıra dördüncü sınıf öğretmenine gelince: “Teddy içine kapanık ve okula, derslere ilgi göstermiyor, arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor…” demiştir. Thompson, beşinci sınıfa kadar başından geçenleri okuduktan sonra Teddy’yi anlamış, yaptıklarından (hatta yapmadıklarından), hissettiklerinden dolayı kendinden utanmaya başlamıştır.

Yılbaşı geldiğinde öğrenciler, öğretmenlerine güzel kağıtlara sarılmış süslü kurdelelerle paketlenmiş Noel hediyeleri getirdiğinde, Thompson kendisini daha kötü hisseder. Çünkü Teddy’nin armağanı kaba, buruşuk kahverengi bir kese kağıdına özensizce sarılmıştır. Bu hediyeyi diğer öğrencilerin önünde açmanın onu üzüp küçük düşürmesi mümkündür ki öyle de olur. Paketten çıkan, sahte taşlardan yapılmış, hatta taşlarının bir kısmı dökülmüş bilezikle, ancak üçte biri dolu parfüm şişesini görünce sınıftakiler gülmeye başlar fakat öğretmen, bileziğin zarif olduğunu; bileğine damlattığı parfümün güzel koktuğunu söyleyerek gülüşmeleri bastırır. O gün dersler bittikten sonra Teddy, öğretmenin yanına gelerek “Bayan Thompson, bugün hep annem gibi koktunuz…” der.

O günden sonra Thompson, okuma-yazma ve matematik öğretmekten daha önemli görevlerinin olduğunu düşünmeye, Teddy’ye özel ilgi göstermeye başlar. Kısa süre sonra bu öksüz çocuğun zekâsının tekrar canlanmaya başladığını görür. Yılsonuna doğru Teddy sınıfın çalışkan öğrencilerinden biri olur. Bütün bunlarla birlikte Teddy, öğretmeninin sevdiği öğrenciler arasına girmeyi başarır.

Bir yıl sonra kapısının altında bir not bulur öğretmen, not Teddy’dendir. Tüm yaşantısındaki en iyi öğretmenin kendisi olduğu yazılıdır bu notta. Yeni bir not gelene kadar altı yıl geçer. Altı yıldan sonra gelen notta liseyi bitirdiği, sınıfında ilk üçe girdiği ve Thompson’un hâlâ hayatında gördüğü en iyi öğretmen olduğu yazılıdır. Dört yıl sonra, bir mektup daha gelir Teddy’den. Bu sefer mektupta üniversitede okuduğu, iyi dereceyle mezun olmak için çok çaba sarf etmesi gerektiği yazılıdır ve Thompson hâlâ onun hayatında tanıdığı en iyi öğretmendir. Dört yıl daha geçer ve bir mektup daha gelir. Bunda ise pekiyi dereceyle üniversiteden mezun olduğu ama daha ileriye gitmek istediği yazılıdır. Ve hâlâ Thompson onun en sevdiği öğretmendir. Bu kez mektubun altındaki imza biraz uzundur: “Theodore F. Stoddard, Tıp Doktoru.”

Hikâye burada bitmez, ilkbaharda bir mektup daha alır Thompson. Teddy hayatının kızıyla tanıştığını ve evleneceğini yazmıştır bu kez. Babasının birkaç yıl önce öldüğünü, Thompson’un düğünde damadın anne ve babası için ayrılan yere oturup oturamayacağını sormaktadır. Cevap olumludur. Düğüne giderken, birkaç taşı düşmüş o bileziği takar ve tabii ki Noel’de Teddy’nin ona verdiği ve annesi gibi koktuğunu söylediği parfümü sürmeyi de ihmal etmez. Birbirlerini sevgiyle kucaklarlarken Teddy onun kulağına “Bana inandığınız için çok teşekkürler Bayan Thompson, kendimi önemli hissetmemi sağladığınız için ve beni böylesine değiştirdiğiniz için…” diye fısıldar. Bayan Thompson gözünde yaşlarla öğrencisine cevap verir: “Ben sana teşekkür ederim Teddy. Yanılıyorsun. Ben sana değil, sen bana çok şey öğrettin aslında. Seninle karşılaşıncaya kadar öğretmenliğin ne olduğunu bilmiyormuşum!”

(Bilmeyenler için, Teddy Stoddard, Des Moines’teki Stoddard Kanser binası Iowa Methodist’te doktordur.)

Kısa bir süre sonra tatil bitecek, okullar açılacak.

Teddy’lerin sayısı çok biliyorum ama kaç Thompson sınıfa girecek ve kaç güzel hikâye yazılmaya başlanacak?

Benimki sadece merak.

Neyse, gelelim gerçeklere, kırk yıldır içimi yakan.

Kimse kusura bakmasın bu memleket, öğretmenliğin ne demek olduğunu bilmeden, düşünmeden, sorgulamadan emekliliği gelen öğretmenlerle dolu, benim gibi. (Kendini çocuklara, gençlere, mesleğe adayanlar kahramanımdır. Onlara bu yolu açanlar da…)

Her öğretmen öğrencilerinden doğar, yıllarca süren çabalar sonucunda.

(Her şairin şiirlerinden doğması gibi.)

Bu ülkenin de, dünyanın da temel sorunu eğitimdir, eğitimin ise öğretmen.

Bu konuda söyleyecek çok sözüm var, bunların bir kısmını yazdım da, ama daha fazlasını yazmak, söylemek, boş sözlerle, işlerle zamanınızı almak istemiyorum. Zaten bu memlekette herkes her şeyi bilmiyor mu? Paradan başka derdi olmayanlar, en güzel yerlere kurulmuyor mu?

Daha açık yazıyorum: Bu memleketi gerçekten sevenler, eğitimle (ve öğretmenle) bu sevginin yolunu döşemek/açmak zorundadır. Mesleğe atamadan bir adım önce değil, öğretmen olacakları daha yolun başında tek tek seçmek, evrensel ölçü ve müfredatla eğitmek, olgunlaştırmak zorundayız. Liyakatten ve adaletten taviz vermeden!

Bir kere daha yazıyorum, her şey bittikten sonra, atamanın hemen öncesinde değil, üniversite tercihi yapmadan önce, hatta belki daha erken dönemde, öğretmen olacak gençleri tek tek seçmek zorundayız. En zekileri, başarılıları, çalışkanları, sosyalleri, öğrenmeye, gelişmeye açık olanları…

Yine boş boş konuştum, yazdım.

Siz, bana bakmayın ben çiçeklerimle mutluyum.

Bir gün üstümde de onlar açsın, bitsin isterim.

Renk renk, koku koku, boy boy.

1 https://www.youtube.com/watch?v=v3KZcwr2t1c

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ