Hasan Özdemir

GOSPO’DAN MÜLHEM BİR BAYRAM YAZISI (4)

Hasan ÖZDEMİR

Yazarın şu ana kadar yazılmış 137 makalesi bulunuyor.
(Farklı Milletler Benzer Bayramlar)

Bir yıl Bosna’da kaldım.

Zenica’nın böreğini, köftesini, lepinasını yedim, suyunu içtim. Saraybosna’nın kahvesini hüplettim, Kovaçi mezarlığında Aliya Baba’nın huzurunda inzivaya çekildim. Mostar’ın, Konjiç’in köprülerinden geçtim. Blagay’da Sarı Saltuk’la hasbihal ettim. Poçitel’de kaleye çıktım, Neretva’nın Adriyatik’e uzanışını seyrettim. Vişegrad’da Drina üzerine Sokullu’nun yaptırdığı köprüde hüzün nöbeti tuttum, kapiyadan nehre sarı güller attım. Srebrenitsa’da mezar taşlarını okşadım, hepsine tek tek kalp gülleri bıraktım. Ayvaz Dede şenliklerine katıldım, kimse farkına varmadı ama Dede’yi anlatan bir yazı yazdım. (Fena da olmadı.) Dünya iyisi öğrencilerim ve dostlarım oldu. Gördüklerimi, duyduklarımı günlük tutarak kayıt altına aldım. Hatta bazen günlüğe sığmadı yaşadıklarım müstakil denemeler yazdım. Memlekete dönünce Bosna fırtınası estirecektim kendimce, bilen-bilmeyen herkese bu güzellikleri anlatacaktım. Boşnak dernekleri, vakıfları, dostları beni arayacak, bulacak, benden Bosna’yı anlatmamı isteyecekti. Nazlanacaktım, direteceklerdi. Âh benim saf kalbim… Birkaç küçük parıltı olmadı değil ama dağları titretecek, yolları tozutacak, suları köpürtecek, dalları/yaprakları ürpertecek, yağmuru yağdıracak küçük bir rüzgâr bile estiremedim. Olsun, içim hep bir Bosna ülkesi, keşke oralara bir kere daha yolum düşse… Biri elimden tutsa veya iltimas geçse…

Çok da hüzne boğmayalım kelimeleri bu bayram gününde. Ne diyor Paulo Coelho, “Anlamak isteyen sesinden de anlar, sessizliğinden de.”

Sıra geldi günlükte de anlattığım bir bayram yaşanmışlığına.

Bosna’da dersteyim (4 Mart 2014), “Halûk’un Bayramı”nı1 işliyoruz. Tevfik Fikret şair fantezisiyle oğluna, çıkar üstündekileri diyor, şu fakire ver, o da giyinsin, sevinsin, süslensin. İki çocuğu da mutlu etmek, birkaç parça yeni giyecekle öksüze de, yetime de bayram ettirmek varken veya “bütün mümkünlerin kıyısındayken” birinin çıkardıklarını öbürüne vermesini isteyerek, iki çocuğu da mutsuz etmeyi nasıl başarıyorsun be şair.

Şiiri okuyalım:

Baban diyor ki: “Meserret çocukların, yalnız

çocukların payıdır! Ey güzel çocuk, dinle;

fakat sevincinle

neler düşündürüyorsun, bilir misin? Babasız,

ümitsiz, ne kadar yavrucakların şimdi

sabâh-ı mâteme benzer terâne-i ıydi!

Çıkar o süsleri artık, sevindiğin yetişir;

çıkar, biraz da şu öksüz giyinsin, eğlensin;

biraz güzellensin

Şu rû-yı zerd-i sefâlet… Evet, meserrettir

çocukların payı; lâkin sevincinle,

sevinmiyor şu yetîm, ağlıyor… Halûk, dinle!”

Hey Allah’ım şairin zoruna bak, biri biraz önce giydiklerini çıkaracak, diğeri onun çıkardıklarını giyecek… Çocuğu tanımıyor Fikret, onun psikolojisine yabancı, öyle olunca da ruhuna inemiyor bu narin varlıkların. Belli ki fakirliği tecrübe etmemiş, imkânsızlıkların denizinde yüzmemiş. Çaresizliğin insan ruhunda açtığı gediklerden haberi yok.

Fakat kabul edelim ki Türk edebiyatında şiirin tınısına en uygun, en yakışan kelimelerden birini çocuklarla birlikte kullanıyor ve bütün bu eleştirilerimizin yanı sıra alkışı hak ediyor: “Meserret çocukların, yalnız çocukların payıdır!” (“Meserret” sevinç, neşe, coşku; nedensiz ve yürekten gelen bulaşıcı mutluluk; kaygılardan azade ruh hâli demek…)

Bütün kelimeleri tane tane izah ederek açıklamaya çalışıyorum şiiri Boşnak gençlere. Konu elbette bayrama geliyor. Bayram coşkusuna, sevincine, neşesine, mutluluğuna ve madalyonun diğer yüzü olarak bayram hüznüne. Savaşın ve dolayısıyla yaşanan onca trajedi ve tahribatın izleri insanda ve mekânda capcanlı dururken Bosna’da yetimlikten, öksüzlükten bahsedilir mi? Edilmezmiş onu da öğreniyorum, babası şehit düşmüş bir öğrencim (Edin), tek cümleyle dersi bitiriyor:

-Bu bayram herkes bayram namazına babasıyla gitti, ben yalnız gittim.

Hüzünle yalnızlığın çaresizlik elbisesi giyerek bayram namazına gitmesi içimi yaktı.

Anne babaların belli bir yaştan sonra çocuklarının eskittiklerini giymesi hayatın normal akışına uymaz. Oysa benim bildiğim, fukara mahallerinde çocuklara giyecek (veya bayramlık) bir şeyler alınırken bunlar birkaç beden büyük alınır ki uzun süre (hatta gelecek bayramlarda bile) giyilsin diye. Giysilerin birkaç beden büyük alınmasının bir diğer nedeni, büyük çocuk için küçülünce bunları küçüğü giyebilsin diyedir. Her iki durum bir yere kadar anlaşılır ve kabul edilebilirdir, böyle bir planlama, ekonomik durumu iyi olmayan aileler için bir zorunluluktur da. (Çocukluğu iki beden büyük giysilerle geçenler anladı ne demek istediğimizi. Ama akrabalarının, tanıdıklarının eskilerini giyenler, bunlar kadar da şanslı değildi.) Fakat ölümcül bir hastalığı tüm zorluklarıyla yaşarken (veya ölümün ayak seslerini duymaya başlayan babanın) çocuklarının eskiyen elbiselerini giymesi, bayramlarda kendisine yenilerinin alınmasını istememesi, hatta kendisi için para harcandığında buna kızması çok da alışılmış bir durum olmasa gerek. Bir babanın “nasılsa çok zamanım kalmadı, kısa bir süre sonra öleceğim” düşüncesini çocuklarına, aile fertlerine geçirecek tavırlar sergilemesi zamanlar ve mekânlar üstü bir empati duygusunu harekete geçirecek kadar yakıcıdır. Hâlâ kalbimiz varsa bunun ayırdına vardıktan sonra baba da biz oluyoruz, hasta da biz oluyoruz, ölümü bekleyen de biz oluyoruz, yeni ve satın alınacak her şeyi kendine layık görmeyen de biz oluyoruz. Ben buna Gospo’nun Bahçıvan ve Ölüm’ünden2 ilhamla “bayram sevincini yitirmek” diyorum, siz “yaşam sevincini kaybetmek” de diyebilirsiniz:

“Babamın mirasından birkaç şey daha:

Kasabaya giderken giydiği yeni (bir zamanlar benim olan) ayakkabıları. Nasıl olduysa cenaze şirketinden gelen ilk taşıyıcılarla birlikte ortadan kayboldular. Sofya’ya gelmeden sadece bir ay önce aldığı ve henüz tadını çıkaramadığı deri ceketi de o esnada kaybolmuştu. Artık yıpranmış cüzdanı, kardeşimin hediyesiydi, içinde yakınlarına ait telefon numaralarının yazılı olduğu katlanmış küçük kağıtlar. On yedi yıl önce, ölümün etrafında dolaştığını öğrenince, cüzdanına Aziz Georgi’nin ikonasının yer aldığı minik bir takvim ve iki torununun çocukluk fotoğrafını koyduğunu hatırlıyorum. Şimdi bu koruyucu meleklerini bulamadım. Hazırlanamamıştı, her şey çok hızlı olmuştu.

Tüm bunlara kullanılmamış birkaç ağrı bandını, aynı şekilde epikriz raporları ve tahlil sonuçlarıyla dolu dosyayı ve küçük lise albümünü dahil ettiğimizde, son günlerinden geriye kalanların listesi tamamlanıyor. Babamın bu kadar varlıksız olmasında münzevice ve güzel bir şey var. Onun tüm serveti ve mirası bahçede büyüyordu. Başka bir şeye ihtiyacı yoktu -bizim eski kıyafetlerimizi giyip eskitmek ona yetiyordu. Bayramlarda ona yeni bir şey almak için para harcamamıza kızardı. Ne zaman giyeceğim onları, derdi hep, kartallarla sonsuza dek yaşayacak değilim…” (s.157)

Bayramlar bu topraklarda yazılı olmayan gün dönümleri, sonu veya başlangıçlarıdır. Her şey onlara göre ayarlanır. Hayallerin veya planların bir kefesinde bayramdan önce varsa diğer kefesinde bayramdan sonra vardır. Her şey unutulur ama bayram günlerinde yaşanan felâketlerin izi silinmez. Seneler önce bir bayram günü köyümüzün ortasından geçen yoldan karşı karşıya geçerken kendisine araba çarpan komşumuzun çocuğu… O günün içimdeki sarsıntısı hiç dinmedi. Hele annesi hele annesi…

Annem ramazanları ve bayramları çok severdi. Her ramazan ve bayramda adeta çetele tutar, bu arınma günlerine yetişemeden ölenlerin adını sayardı. (İlber Ortaylı da bayrama yetişemeyenlerden oldu.) Onun için insanların yaşı, yaşadıkları bayram kadardı. Kendisini iyi hissetmediği zamanlarda ilk kurduğu cümle “Acaba ramazana (veya bayrama) yetişebilecek miyim?” olurdu. Bayram öncesinde ölenler onun için bayrama yetişemeyenler, bayram sonrasında ölenler ise bayrama yetişenler sınıfına girerdi. Bayrama yetiştikten sonra ölenler bahtlı insanlardı. Hele hele sevdiklerinden birinin ölümü ramazana veya bayrama denk gelirse yüzü gülmez, gözyaşı hiç dinmezdi. Tek tesellisi bu insanların kutsal günde toprağa girmeleri olurdu. (Merak edenler için yazayım “iki bayram arasında düğün yapılmaz” anlayışının onda bir karşılığı yoktu.) Bütün bu anlattıklarım duygu bağlamında Gospo’nun babasıyla ilgili söylediklerine ve babanın doktordan ricasına ne kadar benziyor:

“Aralık ayının son günleri tükeniyor. Akşam yedi sularında -ağır bir yoksunluk. İki gün sonra -yeni bir yıl. Bayramlar yas zamanı özellikle ağırdır. Televizyonda yakınlarımızla bir araya gelme konulu reklamlar akıyor oluk oluk, sırıtan Noel Babalar çocukları kucaklıyor, tüm aile oturma odasında toplanmış, baba ise bitmek bilmeyen bir sucuğu ince ince dilimliyor. Alışveriş yaptığım markette bana Mutlu Yıllar diliyorlar.

Doktor, çocukları en azından Noel’de bir araya getirmeyi umut edebilir miyim?

Doktor durumu eleveren üç saniye boyunca tereddüt edip, sonunda Evet, Noel’de olabilir, diyor…” (s. 162-163)

Çocukluğunuzun, gençliğinizin veya yetişkinliğinizin merkezinde bulunan birinin (bu zaman dilimlerinde her insanın bir veya birkaç kahramanı olmuştur) bir anda hayatınızdan çıkması size ne düşündürür? Babası ölen bir şairin ifadesiyle söylemek gerekirse kör olursunuz. O camdan bu cama, o kapıdan bu kapıya koşar durursunuz. Çünkü “Kaçar herkesten / Durmaz bir yerde / Anne ölünce çocuk / Çocuk ölünce anne…” Ha anne, ha baba, ha kardeş, hepsi aynı gövdenin dalları değil mi? Zamanın donduğu, kelimelerin yandığı, kulakların sadece uğuldayıp gözlerin alacalandığı, ellerin karıncalandığı, ayakların takatsiz kaldığı, zihnin bulanıklaştığı böyle bir ruh hâli nasıl anlatılır, nasıl kelimelere dökülür, hatta nasıl okunur? Gospo, sonrasındaki tüm bayramları hüzne bulayacak baba kaybını muhteşem bir tiratla bitiriyor. Okumayı başarırsak sonrasında susalım ve bir süre tefekkür edelim:

“Babam öldü. Ne yapacağımı bilmiyorum.

Günlerle ve gecelerle ne yapacağımı bilmiyorum, özellikle öğle sonralarıyla ne yapacağımı hiç bilmiyorum, üzüntü oralara saklanır, kımıldamayan bir kedi gibi, öylece durur ve sana bakar, odanın ortasına çökmüş bir manda gibi, etrafından dolaşmanın hiçbir yolu yok.

Yazlarla ne yapacağımı bilmiyorum, onlar babamla, annemle, evle ve bahçeyle ilintiliydi, durmadan ortaya çıkan tüm anılarla ne yapacağımı bilmiyorum, geçmişle ne yapacağımı bilmiyorum, gelecekteki günlerle ne yapacağımı da.

Babamın kıyafetleriyle ne yapacağını bilmeyen ve onları hâlâ her hafta yıkayan annemle ne yapacağımı bilmiyorum.

Onu hâlâ bekleyen ve sonuna dek bekleyecek olan köpeği Cako ile ne yapacağımı bilmiyorum.

Bahçede neyin nasıl yapıldığına dair cehaletimle ne yapacağımı bilmiyorum -ağaçlar ne zaman kireçlenir, bu ne zaman ekilir, şu ne zaman dikilir, ne derinliğe ekilir ve ne aralıklarla sulanır.

İleride ortaya çıkacak tüm sorularla ne yapacağımı bilmiyorum.

Ona sormadığım ve içinde kalan anlatılmamış hikâyelerle ne yapacağımı bilmiyorum.

Kulübedeki aletlerle ve bodrumdaki boş kavanozlarla ne yapacağımı bilmiyorum.

Şu anda sözde onun için ama aynı anda kendim ve adımlarına yetişmeye çalıştığımız tüm babalar için yazdıklarımla ne yapacağımı bilmiyorum.

Doğum gününde ne yapacağımı bilmiyorum, böyle günler ölümden sonra kutlanır mı, yoksa doğum gününü artık geçersiz kılan başka bir tarih mi olur -ölüm tarihi.

Paskalya’da ve Noel’de, gelecek tüm bayramlarda ve gelecekteki tüm öğle sonralarında ne yapacağımı bilmiyorum.” (s. 194-195)

“Bilmiyorum” demek bazen “bilmek istemiyorum” demektir. Bir şeylerin artık anlamını ve değerini yitirdiğini gösterir. Safiye Erol’un dediği gibi “Bazı şeyler vardır ki, insan onları hayatta yalnız bir defa kaybedebilir.” Kendi cümlemizle söyleyelim: “İnsan bir gün öyle bir şeyini kaybeder ki kaybetmek anlamını kaybeder.” (O bayram günü tanık olduğum annenin feryatları geliyor aklıma…) Ötesi de, karşı yakası da, telafisi de yoktur bu kaybetmenin.

Toprak duyarlılığı, güneş iyimserliği, bulut içtenliği ve ırmak coşkusuyla bitirelim yazıyı yine de. Kaybettiklerimizle bir gün kavuşacağımız günün ümidiyle:

Güzel hatıraların yaşandığı, depolandığı ve bunların yanı sıra mavi rüyâlara da açılan bir bayram olsun bu bayram. Bir ömür hüzün dalgalarının uğramadığı.

Şairin dostu için yazdığı mektubun birkaç dizesini bayram için de söylediğini varsayarak bitirelim sözlerimizi:

Ay aydınlığım, gün ışığım, canım, 

Bayramım, bolluğum, yemişim, yenim,

Gözyaşımı gözden gizli silenim!”

1 Tevfik Fikret, “Halûk’un Bayramı”, Rübâb-ı Şikeste, Hazırlayanlar: Abdullah Uçman-Hasan Akay, Çağrı Yayınları, İstanbul 2005, s. 210-211.

2 Georgi Gospodinov, Bahçıvan ve Ölüm, Metis Yayınları, İstanbul 2025, 201 s.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ