Hasan Özdemir

BU YAZI “SAPANCA ŞİİR AKŞAMLARI” NI ANLATMAZ

Hasan ÖZDEMİR

Yazarın şu ana kadar yazılmış 141 makalesi bulunuyor.

(Sosyal medya paylaşımlarından öğrendiğimize göre, bu yıl yirmi üçüncüsü düzenlenen “Uluslararası Sapanca Şiir Akşamları” 10 Ekim (2024) Perşembe günü başlamış olup 12 Ekim Cumartesi akşamı yapılan final programıyla son bulmuştur.)

12 Ekim Cumartesi günü Adapazarı’nın depremden sonra parlayan semtlerinden Serdivan’da bulunan Tunatan Tesisleri’nde, Türkiye akademisinin klasik kültür ve edebiyata büyük emeği geçen, hem iyi bir şiir/edebiyat okuru hem araştırmacısı olup benim de üniversite birinci sınıfı okuduğum Edirne’de -Trakya Üniversitesi’nde- hocam olan Prof. Dr. Süreyya Ali Beyzadeoğlu’nun (SAB) konuğuyduk.1 Maddî ve manevî anlamda önümüze serilen ziyafet sofrasında buluştuk. Hayatının olgunluk dönemini yaşayan otuzdan fazla insanı bir araya getiren vefâydı, samimiyetti, muhabbetti ki bu durum katılanların gözlerinden okunuyordu. Hoca tarafından, masanın başına, Hocanın sağ yanına oturtulan ben, yemek boyunca, yaramaz çocuklar gibi hayaller kurdum durdum: “Hocam öğrencileriyle birlikte Sapanca’ya davet edilmiş, şiirle ilgili kökü Aprın Çor Tigin’e kadar inen bir konuşma yapıyor, tüm Sapanca, Adapazarı, dinleyiciler konuşmayı dinliyor…” Çok geçmeden -Ziya Paşa ve Namık Kemal gibi- bir rüyadan uyanıyorum çünkü biliyorum ki bu memlekette bazı şeyler hayal etmekle olmuyor. (“Olmuyor neyleyim / Olmuyor velinimetim efendim / Olmuyor yirminci asırda / Tarz-ı kadim üzre gazeller söylemek” A. İlhan)

Hayal dünyamdan Tunatan’a dönüyorum.

Yemek, yakın zaman önce rahmet-i Rahmân’a uğurladığımız hocamızın kıymetli eşi Sabahat annenin ikramıydı. Dolayısıyla başı ve sonu dualıydı. Yazıyı okuyanların da Sabahat anneye dua göndermelerini ne çok isterim. (“Duanız yoksa ne ehemmiyetiniz var?” Furkân Suresi, 77.)

Süreyya Hocamın merkezinde yer aldığı bu tür toplantılar memleketin değişik yerlerinde yıllardır düzenleniyor, henüz uluslararası bir nitelik taşımasa da geleneksel hâle gelmiş durumda. Bu geleneksel buluşmaların, kavuşmaların Adapazarı ayağını hocamızın Bursa’dan öğrencisi olan Geyveli Ahmet Pehlivan organize ediyor. İlk defa katıldığım için bilmiyordum, toplantı sonunda katılımcılara Geyve ayvası ikram ediyormuş Ahmet Bey, hem de üç beş kilo birden. Bu ikramdan bir Geyveli olarak ben de istifade ettim.2 Gördük ve anladık ki Geyve toprağı gibi insanı da mümbit ve cömert. Ahmet Bey, sivil toplum örgütlenmesine dönüşen bu buluşmaların mimarlarından da. Güler yüzlü, yapıcı ve toparlayıcı bir mimarlık bu. Toplantıyla ve toplantıya katılanlarla ilgili derli toplu bilgiyi de onun sosyal medya paylaşımından öğreniyoruz, katılımcıların birçoğunun adını da. Merak edenler için bu paylaşımı ve hatta bir nevi yoklama listesini buraya almak isterim:

“Saygıdeğer BEE (Bursa Eğitim Enstitüsü) camiası arkadaşlarım, bugün, her yıl olduğu gibi, hocamız Prof. Dr. Süreyya Ali Beyzadeoğlu ile Sakarya’daki BEE’liler olarak birlikte olduk. Hocamız Sabahat ablamızın yokluğu hepimizi hüzünlendirdi. Toplantımızda en son rahmetli olan Faruk Pilatin abimize, BEE camiasından rahmetli olanlara, şehit olan öğretmenlerimize ve tüm şehitlerimize, bize bu cennet vatanı emanet eden Mustafa Kemal ve arkadaşlarına Fatiha’lar yollayıp hepsini minnetle andık. Şu anda hasta yatağında şifa bekleyen başta İbrahim Ünal Avşar kardeşimize ve tüm diğer hastalara dualarımız ile sıhhat ve afiyetler diledik. Toplantımızı onurlandıran hocamızın diğer öğrencileri Prof. Dr. Muharrem Dayanç (Geyve-Karaçamlı), Dr. Öğretim Üyesi ve Talim Terbiye Kurulu Üyesi Hüseyin Yorulmaz ve eşi, Dr. Öğretim Üyesi Mehmet Emin Ertan ve eşi ile BEE’den mezun arkadaşlarımızdan, başta misafirimiz Mehmet Akif Erbaş ve eşi Sevgi Hanım, Yusuf Subaşı ve eşi Hamiyet Hanım, Aptullah Nadiroğlu Gün ve eşi Türkan Hanım, Süheyl Eren ve eşi Naciye Hanım, Ahmet Pehlivan ve eşi Emine Hanım, Burhan Arıkan ve eşi Betül Hanım, rahmetli kardeşimiz Ahmet Pektaş’ın eşi Esin Hanım ve oğlu Çağrı, Burhan Severcan, Bahattin Subaşı, Hıfzı Olgun, Necati Cantimer, İlyas Gümüş ve Hüseyin Yıldızhan kardeşlerimizin katılımı ile çok güzel bir gün geçirdik.

Allah daha nice böyle toplantılar yapabilmeyi nasip etsin. Buradan tüm BEE camiasına gönüller dolusu selam, sevgi ve muhabbetlerimizi yolluyoruz. Yürekleri vatan sevgisi ile dolu arkadaşlarımız ile birlikte olmak, hepimizin en büyük mutluluk kaynağıdır.

Selamlarımızla.

Ahmet Pehlivan /GEYVE”

Toplantının benim için en kıymetli tarafı, uzun bir aradan sonra Hocam Süreyya Bey’le birlikte olmaktı. Bu birlikteliğin yine benim için özel tarafı hocamı Akyazı, Kuzuluk’tan alıp Serdivan’a getirmek ve yemekten sonra yine aldığım yere bırakmak oldu. Şiirlerle, beyitlerle, hatıralarla, geçmişe göndermelerle geçen bu yolculuğu ve ondan aldığım tadı hiç unutmayacağım. Toplamda yaklaşık bir buçuk saat süren bu gelgitte, arabamın bütün iç aksamı da şahidimdir ki, yüze yakın beyit okunmuştur. Hem de ne beyitler, klasik kültürden modern zamanlara kadar uzanan seçkin örnekleriyle. Hocamın diline pelesenk olanı;

Bu dünyayı seninle sevmişim ben

Benim sensiz bu dünya nemdir ey dost idi.

Hocam dostluğa, vefâya ayrı bir vurgu yapıyordu, bunu bu yazıyı okuyan bütün öğrencileri, dostları bilsin isterim.

Hem yolculukta hem yemekte zihnime kazınan birkaç beyti daha buraya almak isterim:

Zâhidi hasret-i mey öyle zaîf eyledi kim

Elde tesbîh ü asâsı salavât ile yürür (Piri Mehmet Paşa)

Sükûtu bilmediğinden değil hicâbındandır

Eğerçi söylemez ammâ neler bilir âşık (Hızırağazâde Said Bey)

Madem hocamdan bahsediyoruz hemencecik burada ve özellikle klasik edebiyata meraklı gençlere, bu kültürün, edebiyatın, sahanın, alanın yaşayan bilgesinden ilham alarak bir ufuk vermek isterim. Bu yolculukta hocamın şiirlerini ezberinden okuduğu şairler arasında klasik edebiyatla ilgilenenlerin kendi alanları dışında gördükleri edipler de vardı. Yahya Kemal vardı mesela, Namık Kemal, Ziya Paşa, Mehmet Akif, Mehmet Çınarlı, Bekir Sıtkı Erdoğan vardı… Hatta;

Alışamadım bu şehrin çiçeksiz ilkbaharına

Sığmıyor başıboş gönlüm şu beton yığınlarına ile

Belki manzûm bir yalandır belki âyet gözlerin

Belki cinlerden perilerden rivâyet gözlerin dizelerini birlikte okuduk.

Safahat’ın “Âsım” bölümünden numuneler okurken yönümüzü Batı’ya döndük ve mesaimize son süratini verdik, çünkü Garb’ın ilmi ve sanatı olmadan yaşamak mümkün değildi artık.

Yahya Kemâl’in, hocamın çok sevdiği ve okuduğu, yine bu işin içinde olmaya ahdeden gençlere ufak vereceğini düşündüğüm bir rubaisini buraya almak isterim;

Eslâf kapıldıkça güzelden güzele

Fer vermiş o neşveyle gazelden gazele

Sönmez seher-i haşre kadar şi’r-i kadîm

Bir meş’aledir devredilir elden ele

“Klasik edebiyatı” on dokuzuncu yüzyılın ortalarında veya ikinci yarısında kesmek, bitirmek yalnız bırakmaktır, çaresiz bırakmaktır, bugünden ayrı görmek, hatta bugünden ayrı tutmaktır, bütünden koparmaktır. Bir ucu bugüne çıkarılmayan “klasik edebiyat”, yine bir ucu Bilge Kağan’a inmeyen “modern edebiyat” anlayışları hastalıklıdır, doğru değildir. Daha açık söyleyeyim, kimse alınmasın, edebiyatı böyle kompartımanlara ayırıp, sözüm ona kendi konfor alanlarının dışına çıkmayan araştırmacılar, kültür ve medeniyet nasipsizleridir. Türk edebiyatı bir bütündür parçalanamaz. Türk dili de, tarihi de, kültürü de, coğrafyası da…

Tekrar masaya dönelim, sofraya oturalım.

Sabahat annenin bu ikramında incelik vardı, vefâ vardı, dua vardı, geçmişi hayırla yad etmek vardı. Hocamın yeni aldığı kırmızı arabanın plakası da buna göre seçilmişti: (16 SAB …) Burada “SAB” kısaltmasının Sabahat annenin adının ilk üç harfi olduğunu söylemeye herhâlde gerek yoktur. Fakat hoca, satın aldığı arabayı ve bu arabanın plakasının hikâyesini anlattıktan sonra bir tevafuk daha dikkatlerimizi çekti ki onu da unutmayacağım. “SAB” kısaltması aynı zamanda kendi adının ve soyadının, yani tam künyesinin, kısaltılmış hâliydi: Süreyya Ali Beyzadeoğlu! Hoca bunu haftalar sonra fark ediyor. Kalplar, harflerle birleşince işte böyle incelikler kendiliğinden ortaya çıkıveriyor, hem de bir ucu cennete varan.

Süreyya Hocamın olduğu yerde önce şiir ve edebiyat vardır sonra latife. Latifenin merkezinde bu sefer “Süheyl ü Nevbahar” var. Bu mesnevide hocanın iki öğrencisinin adı buluşuyor: “Süheyl” ve “Nevbahar” (asıl adı Naciye). Hoca, Bursa’da derslerine girdiği bu öğrencileri içten içe birbirine yakıştırıyor. Yine bu mesnevinin okunduğu bir derste bakıyor ki “Naciye” var “Süheyl” yok, soruyor öğrencisine “Nevbahar burada Süheyl nerede?” Naciye dalgınlıkla “Süheyl Adapazarı’na gitti Hocam.” diyor. Bu latife otuz yıldır hiç eskimiyor ve bu yemekte de masadaki yerini alıyor.

Naciye Hanım’ın Süheyl Bey’le hikâyesini burada anmamın nedeni, benim Edirne ve Süreyya Hocayla ilgili bir yazımı toplantının hemen başında okumasıydı.3 Bu görevi ona hocamız vermişti. Yazı okunurken Edirne yıllarına ve hocamın aklımdan hiç çıkmayan derslerine döndüm. Selimiye’den Eda ablaya kadar Edirne dalgalandı gönlümde. Gurbeti ilk defa tattığım bu serhat şehrini hiç unutmadım ve hep sevdim. Umarım o da beni unutmamıştır ve sevmiştir.

Hocamın, klasik edebiyatçı olmasına rağmen, alanının dışındaki kitapları okuduğunu, özellikle romana, tarihe, hatıra kitaplarına meraklı olduğunu bilmeyen yoktur. Son okuduğu kitap da Samet Ağaoğlu’nun hatıraları (Babamın Arkadaşları, İletişim Yayınları). Kitapta, bu yıl yüzüncü ölüm yıldönümünü idrâk ettiğimiz Ziya Gökalp’le ilgili anlatılanlar ayrıca ilgisini çekmiş hocamızın, onu da konuştuk yolculuk boyunca.

Şiir, hatıra ve yaşanmışlıklar dışında menümüzde kabak çorbası ile tatlısı, ıslama köfte ve içecekler vardı. Üç ana yemek ve içecekler dışında masamız envaiçeşit ikramlarla donatılmıştı. Toplantı sonunda konuklara Tunatan Tesisleri’nin hediyesi olarak orijinal ambalajları içinde çifte kavrulmuş fındıklı kabak lokumları takdim edildi. Nasıl üniversiteler belli hocaların omuzlarında yükselirse -ki Süreyya Hocamız bunlardandı- bir şehir de bazı müteşebbisler sayesinde kimlik ve anlam kazanır. (“Mediton İşitme Cihazları”, “Gülseven Helva ve Şekerleme”, “Karaçam Et Lokantası/Baltaoğlu Tesisleri”, “Çankaya Ticaret”, “Odabaş Kundura ve Kuyumcusu”, “Kayar Sucukları”, “Köfteci Ahmet/Karaçam”, “Karaçam Çakar Tesisleri”, “Karaçam Küçük Ev Islama Köfte Salonu/Nadir’in Yeri”, “Pehlivan Et Lokantası”, “Ölmez Çelik”, “Tarihi Alikoka Bozası”, “Hacıbaba Dönercisi” örneklerinde olduğu gibi.) Tunatan Tesisleri’nin İlhan Tan’dan sonra sürdürücüsü ve sahibi olan Tuna Tan, her anlamda Adapazarı’nın övünç kaynaklarından. Kendisini bu şehre ve bu şehrin gastronomisine adayan nadir insanlardan o. Hatta onun kabaktan hareketle icat ettiği, geliştirdiği yiyecek, içecek, yemek ve tatlılardan sonra “Kabak, kabak olalı böyle hürmet görmedi.” sözü söylenir oldu Adapazarı’nda her mecliste. Saymakla bitmez Tutatan’da kabağın saltanatı. Kabak çorbasından kabak dönerine, kabak marmelatından kırk çeşit kabak lokumuna kadar… Sahi, “Kabaklava” (Kabaklı Baklava), “Kabakmacun” (Kabaklı Lahmacun) isimlerini üreterek Türk Dil Kurumu’na tescil ettiren Tuna Tan dostumuza bu kurum tarafından teşekkür belgesi verildiğini duymuş muydunuz? Hocamızla toplantı yaptığımız, Adapazarı lezzetlerini tattığımız bu mekân ve sahibi de günün anlam ve önemine uygundu. İşini iyi yapan insanları anlatmayı hayal ettiğim ve ileride kitaplaştırmayı düşündüğüm, “Benim Kahramanlarım” serisinin iki kahramanı bu yazıda bir arada. Daha açık yazayım Süreyya Ali Beyzadeoğlu öğretmen olarak benim ve birçok öğrencisinin kahramanıdır, Tuna Tan da doğduğum ve gömülmek istediğim şehrin kültür ve irfân sütunlarından biridir. Bir de bunlara başkahraman olarak Adapazarı’nı ekledik mi üçgen arzu sarmalı tamamlanır. Sezai Matur’un da benim ve Adapazarı’nın kahramanlarından biri olduğunu yazmasam bu şehre haksızlık etmiş olurum.

Yazı uzadı farkındayım.

Bu güzel günden bir anı daha paylaşıp toparlayayım.

Arabayla Adapazarı’na gelirken konu Râsih’e ve onun bir gazeline geldi. Gazelden;

Rîze-i elmâs eker her açtığı zahma o şûh

Lütfu var olsun eder ihsân ihsân üstüne beytini okuduktan sonra hocama “rîze-i elmas” tamlamasını sordum. Tamlamanın “elmas tozu” anlamına geldiğini biliyordum, hatta “elmas tozu”nun yaralara döküldüğünde ne kadar acı verdiğini de. Geçmiş yıllarda bir hocamız bu tamlamayı “sevgilinin gözleri, bakışları” olarak tevil etmişti, onu da hatırlıyordum. Fakat bu tamlamanın, bildiklerim dışında bir mazmunu olabilirdi, hocamı yakalamışken bu tamlamayı bir de ona sormalıydım. Soruma, soruyla cevap geldi; “Sen Hz. Hasan’ın nasıl öldürüldüğünü biliyor musun?” “Hayır, bilmiyorum, Hz. Hüseyin’i biliyorum.” deyince hocam anlatmaya başladı.

Hz. Ali’den sonra Müslümanların beşinci halifesi olan, ihtilaf istemeyen ve kan dökülmesinden yana olmayan Hz. Hasan, bir süredir ortaya çıkan huzursuzlukları bertaraf etmek ve barışı sağlanmak için Muaviye ile anlaşarak hilafetten feragat eder. Antlaşmaya göre Muaviye’ye verilen hilafet, o öldükten sonra tekrar Hz. Hasan’a geçecektir. Muaviye de, oğlu Yezid de bu maddeyi içlerine sindiremezler. Onlara göre hilafet, veraset usulüyle babadan oğula geçmelidir, bunun için de Hz. Hasan ortadan kaldırılmalıdır. Hz. Hasan’ın karılarından biri olan “Ca’de bint Eş’as b. Kays”a para ve Yezid’le evlenme vaadi karşılığında kocasını zehirlemesi teklif edilir. Kadın, babasının da teşvikiyle teklifi kabul eder, tuzağı kurar, söyleneni yapar ama kendisine verilen sözlerin hepsi tutulmaz. Vaat edilen para verilir, evlilik gerçekleşmez. “Kocasına tuzak kuran o öldükten sonra evleneceği insana da tuzak kurar” düşüncesi zihinlerde dolaşamaya başlar. Hz. Hasan, eşi tarafından, yemeğine atılan elmas tozlarıyla zehirlenip öldürülür.

Değişik yollarla kendilerine tuzak kurularak öldürülen (şehit edilen) Peygamber yakınlarıyla, dostlarıyla ilgili yarama bir de elmas tozu serpilmişti.

(Tarihin birçok aşaması/sayfası “babalar ve oğullar” metaforuyla okunabilir. Osmanlı’nın son yüzyılında ortaya çıkan Mısır meselesi veraset usulünün kabulüyle, yani valiliğin babadan oğula geçmesinin kabul edilmesiyle çözülmedi mi? Şehzade Mustafa hadisesi “babalar ve oğullar” trajedisi değil mi? Mehmet Âkif’in “Âsım”ı “babalar ve oğullar” metaforuna dayanmaz mı? Kulaklarınız çınlasın Turgenyev, Jale Parla!)

12 Ekim Cumartesi günü hayatımın en anlamlı günlerinden biri oldu.

Bu güne emeği geçenlere ne kadar teşekkür etsem az.

Sabahat anneye rahmet, Süreyya Ali Beyzadeoğlu Hocama sağlıklı ve uzun bir ömür diliyorum

Kıyametin ertesi günü olarak nitelendirdiğim günümüz dünyasında, hâlâ bir şey beklemeden birbirini sevenler, bir araya gelenler var. Okuduğu türkülerle/beyitlerle, söylediği güzel sözlerle, yaptığı inceliklerle, bazen yüz yüze, bazen telefonla, bazen mesajla, bazen uzak ellerden/illerden/dillerden gönderilen selâmlarla kalbimize dokunan, gönlümüze inşirâh zerk eden, kartal kanadı şefkatini zamanlar üstü bir anlayışla üstümüze geren büyüklerimiz var, dostlarımız var.

Her şeye inat her gün yeniden doğan güneş var.

Güneşi uğurlayan bulutlar var.

Mavi gök var.

Mavi var.

(“Sapanca Şiir Akşamları” ile ilgili bir anım ve bir yazım olmayacak gibi görünüyor. Hayatında bir şeyler de eksik kalsın be Muharrem.)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ