Bir dostunuz, arkadaşınız yahut öğrenciniz önce her kandilde, her bayramda, her özel günde, önemli her karar arifesinde arayarak veya mesaj atarak sizi vefasına alıştırır. Sonra bayramdan bayrama aramaya başlar, şüphe düşürür kalbinize. Zamanla mesafeler açılır, mevsimler eskir, yollar kısalır, hayatın doğal akışı içinde rastgele aralıklarla aranırsınız derken bir şeyler değişmeye, dönüşmeye ve kopmaya başlar. Böyle durumlarda mütevekkil ruh hâliyle, “Bir yıldız daha kayıyor göğümden kendi yörüngesini bulmaya.” derim. Sonrası ya nasip ya kısmettir. Ya yolda karşılaşırsınız ya yolculukta… Ya alışveriş merkezinde ya vapurda… Ya metroda ya tramvayda… Rüyalara kaldığı da olmuştur bu tür karşılaşmaların, araya ülkeler, şehirler, türlü türlü gaileler girince. (“Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir / Gittikçe artıyor yalnızlığımız.”) Orhan Veli’nin dediği gibi, “Kendi gitti / İsmi bile kalmadı yadigâr…” oluverir bazen, yıllarca çiçek açan bu muhabbetler. Pek azı bitmez, her mevsim filiz verir.
Dersin daha başında “yaprak”, “rüzgâr”, “sonbahar” kelimeleri geçince sararmaya başlayan hafızamdan birkaç dize/vecize okuyuverdim yeni gelen öğrencilere. İstedim ki kulakları şiire alışsın. Zaten bütün derslerim şiirle başlar, şiirle devam eder benim. Yerini bulur mu bu işaret fişekleri bilemem ama ben atalara uyarak hep gülle ve şiirle başlamayı severim. (“Gelin gülle başlayalım atalara uyarak / Baharı koklayarak girelim kelimeler ülkesine.”)
…..
Bir yaprak kadar derinden,
Kim hissedebilir ‘sonbahar’ı?”
…
“Her yâneden ayağına altun akup gelür,
Eşcâr-ı bâğ himmet umar cûybârdan.” (Yaprağı altına çeviren “Baki”ye hezâr gıpta.)
…
“Yıllar bir gözyaşı olup da kaymış
Nurlu ihtiyarın yanaklarında.
Yapraktan saçını yerlere yaymış,
Sonbahar ağlıyor ayaklarında.” (Necip Fazıl)
…
“Başka mevsimlerde belki biz şair oluruz, fakat sonbahar, kendisi şairdir.” (Tanpınar)
…
“Sonbahar ikinci bahardır.
Yaprakların çiçeğe dönüştüğü.” (A. Camus)
…
Fani ömür biter, bir uzun sonbahar olur.” (Yahya Kemal)
…
“Yavrum,
bir ilkbahar,
bir yaz,
bir sonbahar
ve bir kış gördün.
Bundan sonra dünyadaki her şey tekrardan ibaret!
Sevgiden başka.” (Bir çocuğa, birinci doğum günü için söylenmiştir.)
…
Ders şiir dersi olsa daha da uzatırdım.
Sonra geldim kendi sonbaharıma.
Bu sene sonbaharın ayak sesleri daha duyulmadan elli yıllık dostum, kardeşim bir kuş oldu uçuverdi omuzlarımdan. Vefasız, riyakâr ve yalan dünyadan. Bir yaprak daha düştü hayat ağacımdan, bir dal daha kırıldı. Gece yarısında kardeşim arayıp “Mehmet Toklu ölmüş.” deyince “Allah rahmet eylesin.” dedim ve sustum. Üç kelime, üç ayrı ateş oldu, ruhumu yaktı. Uyumak yoktu benim için, “ölmeye yatmak” vardı. (“Tekrar mülâki oluruz bezm-i ezelde / Evvel giden ahbâba selâm olsun erenler.”)
Ölen sadece Mehmet Toklu değildi, çocukluğumdu, hatıralarımdı, gençlik yıllarında taze taze paylaştığım hayallerimdi, üniversite hayatı boyunca trenle İstanbul’a gidiş gelişlerimdi. Yıllarca beraber gittik geldik Mehmet’imle hem de trenle Adapazarı’ndan İstanbul’a. Sapanca’yı, İzmit’i, Gebze’yi, Haydarpaşa’yı beraber geçtik. Penceresinde tül/perde olmayan İstanbul evlerini beraber temaşa ettik. Beraber şaşırdık ve yadırgadık rahatlığını Küçükyalı’nın, Bostancı’nın, Suadiye’nin, Erenköy’ün, Göztepe’nin, Feneryolu’nun. (“Dünya bir penceredir / Mehmet de baktı geçti…”)
Çocukluğumda, gençliğimde ve sonraki hayatımda bu dünyadan öbür âleme göç eden arkadaşlarımı, dostlarımı hatırlattı bu ölüm. Hayat muhasebesi yapmak böyle yakıcı bir şeymiş. İsimler dökülmeye başladı Mehmet’imden sonra dibi tamamen delinen hatıralar heybemden:
İsmail Başkaya
Adnan Avcı
Ömer Faruk Türeyen
Kerime Günay
Fahrettin Özden
Hasan Ali Gökdemir
(“Bu dünyada bir nesneye yanar içim göynür özüm / Yiğit iken ölenlere gök ekini biçmiş gibi.”)
Ne kadar genç ölmüştü İsmail. İlkokulda aynı sınıftaydık, hep gülen yüzü ve parlak zekâsıyla hatırlıyorum onu. “Yaşıtların arasından ölüm düşüncesini hayatına kim soktu?” derseniz, hiç düşünmeden İsmail derim. Öyle ani gitti, öyle çaresiz bıraktı arkasındakileri. Hâlâ inanamadım onun öldüğüne, gülen yüzüyle sanki bir yerlerden çıkıp gelecekmiş gibi bir his var içimde. Adnan kadar hayata pozitif bakan ve iki nüktesiyle bütün sıkıntılarınızı alıp götüren bir başka arkadaş hatırlamıyorum. Meğer bu yürüyen neşenin damarlarında ölüm kurdu dolaşıyormuş da, görememişiz. Saçları beyazlamadan aramızdan ayrıldı Adnan. Âh be Faruk, ortaokuldan sınıf arkadaşımdı, her şeyiyle güzel dosttu. Ahmet Özhan’a benzetirdim onu, sesinin, yüzünün, ruhunun güzelliğiyle. Almanya’dan dönemeden, memleketine doyamadan gitti. Kerime İstanbul’dan, üniversiteden arkadaşımdı, insan güzeliydi, içinde cennet saklıydı. Trene beraber binerdik Haydarpaşa’dan, o Yarımca’da inerdi. Hayatı da yarı yolda bıraktı, erken indi trenden. Tarancı’nın “Kapımı çalıp durma ölüm / Açmam / Ben ölecek adam değilim” dizelerini onunla tanıdım, sevmediğim “adam” kelimesi yerine “insan”ı, Kerime’yi koyarak. Fahrettin’le bir yıl beraber okuduk Edirne’de. Aynı dünyaları yaşadık, paylaştık. Ne güzel gülerdi, kahkahası odanızı doldurur, ruhunuzu doyururdu, o kadar samimi ve içtendi. Ne saf yüzü ve kalbi vardı Fahri’nin, cennete layık. Askere değil, cennete gitti, şehit oldu Fahrettin. Tek tesellim, Eskişehir’de mezarını ziyaret etmiş olmaktır. Hasan Ali, Faruk ve ben aynı sınıftaydık. O yaşça bizden büyüktü. Güzel giyinir, güzel konuşurdu. Milletvekili olmak istiyordu, sıranın vekillikte değil, dünya değiştirmede kendisine geldiğinden habersiz. Çok tokadını yedim, çayını içmek nasip olmadı, helalleşemedik anlayacağınız. Hakkım helâldir Hasan Ali, sen zaten böyle küçük şeylere takılmazdın.
Mehmet’imi uğurladıktan sonra kendime gelemedim, aklımda hep o var, onunla yaşadıklarımız, paylaştıklarımız var. Ondan sonra yazmaya başladığım ama bitiremediğim denemeyi, yazının sonunda okuduğunuzda beni daha iyi anlayacaksınız. Düştüğüm boşluğu da.Aydınlık yüzlüydü Mehmet, gülmek ona yakışırdı. Az ve öz konuşurdu, sözü uzatmazdı. Kul hakkına dikkat ederdi. İçine kapanıktı, güvenmediği insanlara içini açmazdı. Cömertti, paylaşmayı severdi. İnançlıydı, mütevekkildi. Bardağın hep dolu tarafını görürdü. Onunla bir derdinizi paylaştığınızda mutlaka rahatlar, hafiflerdiniz. En sevdiğim tarafını sona sakladım; mütevazıydı. Ben onu bu dünyada hiçbir varlığa ve insana kibirlenirken görmedim. Şairin dediği gibi “Mütevâzı olanı rahmet-i Rahmân büyütür.” Allah onu cennetine koysun, bütün Mehmetler gibi, benim Mehmet’im de oraya yakışır.Mehmet’le çok anım var, birini sizinle paylaşmak isterim.
1990’lı yıllar, İstanbul’da Türk Dili ve Edebiyatı okuyorum, aklımdan akademik kariyer geçiyor ve bölümümüzün kült kitaplarından biri Tevfik Fikret’in Rübâb-ı Şikeste’si. Kitabın baskısı yok ve ben bir yakınımı araya koyarak Rübâb’ın ancak fotokopisini edinebiliyorum. Bu öyle şatafatlı bir durum ve imtiyaz ki, bunu bugünün insanına anlatmam kolay değil.
Böyle bir ahvâl ve şerâitte bir gün elinde bir poşetle yanıma geliyor Mehmet. Her zamanki gibi gülerek geliyor. “Şu Osmanlıcanı bir test edelim bakalım.” diyerek geliyor. Poşetin içinden üç-beş kitap çıkarıyor. Kitapları vermeden önce kısaca hikâyesini anlatıyor onların.
İstanbul’da yaşayan dayısını ziyarete gitmiş. Sohbette laf lafı açmış ve konu birkaç gün önce ölen dayısının komşusuna gelmiş. Yaşlı kadın vefat edince geride bıraktıkları içinde kitaplar da varmış. Bunların birkaçı Arap alfabesiyle kaleme alınmış. Bu alfabeyle yazılmış kitaplara anlam veremeyen çocuklar, bunları bir poşete koyarak komşularının kapısını çalmışlar. Onların da kitaplara kendileri kadar yabancı olduğunu görünce, bırakıp gidivermişler kitapları. “Bunların neyle ilgili olduğunu öğrenirseniz, seviniriz.” demeyi ihmal etmeden.
Yemekler yendikten, çaylar içildikten sonra söz dönmüş dolaşmış bu bahse gelmiş. Üniversite öğrencisi olan Mehmet de kitapların dilini çözemeyince şaşırmışlar. Bu şaşkınlıkta gelmişim Mehmet’in aklına. Beni okulumda defalarca ziyaret eden, hatta Osmanlıca dersime giren Mehmet “Ben bu işi çözerim.” diyerek akrabalarını rahatlatmış.
Elinde bir poşetle yanıma geldi Mehmet. Hızlıca durumu özetledi. Uygun bir yer bulup kitapları bir masanın üstüne dizdik. Arap alfabesiyle yazılmış bu kitaplar içinde bilin bakalım hangi kitap da vardı, tahmin edemezsiniz, ben de edemezdim; Rübab-ı Şikeste’nin 1900 yılı baskısı. Elim ayağım birbirine dolaştı, ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilemedim. Yıllarca sahaf sahaf aradığım bir kitap ayağıma kadar gelmişti. Hem de bir Ermeni kadının kütüphanesinden çıkarak. Birçok dizenin altı çizilmiş, bir kısmına Osmanlıca notlar düşülmüş hâlde. Diğerlerini inceledikten sonra azat ettim ama Rübâb’a el koydum. Bu Rübâb öyle sıradan bir Rübâb değildi. Ciltlenmiş ve özel muhafaza edilmişti. Bir ara, Fikret okuru bu kadından hareketle bir yazı yazmıştım ve bahsi edebiyat sosyolojisine bağlamıştım.
Mehmet Rübâb’la aramda köprü olmuştu. Büyük buluşmanın, kavuşmanın mimarı da. Bu hatırayı anar birbirimize latife ederdik. “Rübâb’ımı alırım ha!” diye takılırdı Mehmet! Yattığın yerde huzur servileri bitsin, cennet çiçekleri açsın kardeşim.
Mehmet’ten bana “Mehmetli” bir hayal kaldı, büyüklerim buna ne der bilemem.
Mehmet Toklu’nun adını Karaçam’daki (veya Geyve’deki bir) okulun kütüphanesine vererek yaşatmak. Çünkü o, bu köyden (Karaçam’dan, Anadolu’nun bir köyünden) İstanbul Teknik Üniversitesi’ne gidip orayı bitiren ilk insandı.
Ve Mehmet’ten sonra bitmeyen yazı:
“Hiçbir zaman diliminde kendimi bu kadar önemsiz, değersiz, çaresiz, bilgisiz, anlamsız, faydasız hissetmedim. Hissettiklerimde elbette kusurlarımın da payı var ama bütün kabahatin bende olmadığını bilecek kadar feraset sahibiyim. Allah’ım, bu imtihan, kimin kime karşı imtihanı, çözemiyorum. Kim kazanacak, kim kaybedecek, kazanan niçin kazanacak, kaybeden neden kaybedecek anlayamıyorum. Öyle bir kırılma yaşıyorum ki ömrümün sonuna kadar, hiç kimseye ülfet duymadan yaşayabilirim.
Kendi kabuğumda, sadece kendi yankıma kulak vererek.
Cennet de sizin olsun cehennem de.
Bir elinde ekmek bir elinde kılıç olan öğretileriniz de.
Çocukluk arkadaşlarım hariç.
Onlar olmadan olmaz.” (“Baş eğmeziz edânîye dünyâ-yı dûn için / Allâh’adır tevekkülümüz, itimâdımız.”)