Kağıttan Kayıklarla Karalardan Uzaklaşmak
Her şey, eskiden beri ilgi duyduğum, ulusal marşlarını çözümlemeye çalışırken güftenin -özellikle ruh olarak- bizimkine çok benzediğini fark ettiğim Japon milletinin, kadim ve ince bir millet olduğuna işaret eden âdetlerinden birini sosyal medyada görmemle başladı. (“Senin saltanatın / Bin yıl, sekiz bin yıl sürsün / Çakıl taşları kaya olana ve yosun tutana kadar.” (Japon Ulusal Marşı).
Küçük ama hayatı ve insanı sorgulatacak bilgi kırıntısıydı bu. Bazen ekmek kırıntısına benzer bilgi kırıntıları, alıp baş üstüne koymak gerekir, yerde bırakılmaz. İçinde geçmişten anılar, gelecekten muştular ve birçok yaşanmışlıklar vardır da ondan. Doğu medeniyetinin çocukları olarak, bilginin (ve “bilim”in) önemini, anlamını, değerini, olmazsa olmazlığını anlayamadık, anlatamadık ama biliyoruz en azından, her şeyi bildiğimiz gibi, her şeyi bildiğimiz kadar!
Sahi “bilgi” nedir?
Bu soruya vereceğiniz cevap kaderinize ayna tutar; aydınlık, karanlık yahut alacakaranlık geleceğinize de.
Devam edelim.
Okuduğum notta şunlar yazıyordu:
“Japonlar kırılan eşyalarını tamir ederken kopan veya kırılan parçanın yerini altınla doldururlarmış. İnanışa göre, bir eşya ya da insan hasara uğramışsa, acı çekmişse o, bundan sonra bir hatıraya sahiptir, ders almıştır ve artık olduğundan daha değerlidir.”
Beni çocukluğuma geri götürüp vücudumun birçok yerinde deri üzerindeki çizikleri, izleri hatırlatan bu basit ibarede bir felsefe yatıyor. Burada deriyi, üstüne yazılanların kolay kolay silinmediği bir kâğıda niçin benzetmeyelim? (“Acı çekmeyenin yüreği bütün.”) Bu bilgi kırıntısında eşyayla ve onun ruhuyla kurulan bağa gönderme yapılıyor. Kırılan yer veya ortaya çıkan “çatlak” tamir edilince, ondan geriye bir ders ve yaşanmışlık kalıyor. “Kırılanın, eskiyenin, modası geçenin yeri hayatın çöplüğüdür.” anlayışını elinin tersiyle iten bu yaklaşıma şapka çıkarmamak mümkün değil.
Sadece eşyanın değil, tüm mevsimleri doğada geçiren insanların ellerinin, dudaklarının çatlaması, (“Benim doğduğum köylerde / Kuzey rüzgârları eserdi / Ve bu yüzden dudaklarım çatlaktır…”); bazen kuraklıktan bazen yer sarsıntısından toprağın, kerpiç evlerin duvarlarının çatlaması; bulut, yağmur ve şimşek marifetiyle göğün şekilden şekile girmesi ve benim muhayyileme göre bir nevi çatlaması; en yakıcısı, yorgunluğunu bastıra bastıra hayatın doğal akışının tersine/inadına koşan atların çatlaması… (“Torino Atı” 2011 yapımı.), (“Biz koşu bittikten sonra da koşan atlarız.”)
Bütün bunlarla birlikte olgunlaşmış incirlerin kabuğunda (veya derisinde) dünya haritasına benzer çatlakların belirmesini bilir misiniz? Bitti bitecek ama incir ayındayız. (Bir incir kadar derinden / Kim hissedebilir eylül’ü?) İncir diliyle söylemek gerekirse bu çatlaklar olgunlaşma işaretidir “tadımı tamamladım ey insanlar”ın incircesidir. Hâsılı, güngörmüş yaşlıların yüzlerindeki, alınlarındaki, ellerinin üstündeki çizgileri de, çatlakları da, bir ömrün haritası olarak okumak mümkündür. (“Yüzümde çizgi çizgi imzası kaderimin” veya “Alınlar görmüşüm ki vatanımın coğrafyasıdır / Her kırışığı sorulacak bir hesabı / Her çizgisi tarihten bir yaprağı anlatır.”)
Derin yeşilliklerin ortadan ikiye ayırıldığı çatlaklarda ya bir pınar vardır ya nehir ya dere… O yüzden bu tür çatlakları “rahmet çatlağı” olarak adlandırmak yanlış olmaz. İlk medeniyetlerin çoğunun böyle vadilerde kurulduğunu söylersem hata etmiş olmam. Öyle değil mi Bilecik ve Şeyh Edebali, öyle değil mi Blagay Tekkesi ve Horasan erenleri, öyle değil mi cânım Ayvaz Dede’m?
Bir köy sabahında “rahmet çatlağı”ndan kalbime ışık yağarken ve bu sağanak altında mavi mavi düşünürken, gözüm açık bıraktığım pencerenin camına kaydı. Yine bir anne masalı başlayacak, dedim içimden, yine uyku ile uyanıklık arasında bir rüya göreceğim. Çok geçmeden yapraklar hışırdamaya, rüzgâr homurdanmaya, renkler konuşmaya, sesler nefes akıp vermeye başladı. Dereyle kuşlar, kuşlarla dallar derin bir sohbete girişti. (“Anılar kuşlar gibidir / Dal ister konacak.”)
Başladı evet yeni bir masal başladı.
Hele o güneşin nazlı nazlı yükselişi yok mu? Ya açık penceremin aynalaşan yüzüne yansıyan rengârenk manzara? Hepsinden önemlisi “Kalk artık, güzel bir gün daha sana kucak açıyor.” diyen iç sesim.
Hayatı, doğayı, insanı, en mühimi kendini keşfetmek için.
Hayat bir yaşa kadar anlamaksa bir yaştan sonra keşfetmekmiş. Ve aynalarla başlamak lâzımmış, bize dünyayı daha alımlı gösteren aynalarla. Bir şey eklemeden, eksiltmeden bize yüzümüzü gösteren aynalarla. Gerçek aynalardan mecaz aynalara doğru yıllarca/yollarca süren bir yürüyüş demek değil mi zaten hayat. Yaptığımız ve yapamadığımız her şey ayna olmuyor mu bir süre sonra? Yüzümüze vurmuyor mu kalbimizi? Boşuna dememiş büyükler: En büyük keşfi aynadır insanın. Ayna, yani kendi yüzüyle karşılaşması insanın. Bazen kendine hayranlık duyması bazen savaş açması hem de.
Yarım kalmış cümleleri tamamlamak için değil midir biraz da ayna, yarım kalmış duyguları, içine çirkeflik bulaşmamış aşkları. Annemin gezdiğini bildiğim yerleri daha çok sevmem, özlemem nedir ayna, de bana! Ya kimin kestiğini bile bilmediğim armut, erik ve kiraz ağaçları? Kırılsın onları kesen eller. Yüzlerce çocuğun çocukluğunu, parça parça dilimleyip kış gecelerine azık yapanlar. Bir daha açmayacak armut çiçekleri gibi olsun sonları.
Bir köyü olmalı insanın, içinden şiir fışkıran.
Çölü olmalı bir de…
…
Duvardaki çatlak binlerce yıl sonra içeriye güneşin sızması değil mi?
Ya çatlayan tohumlar, Mısır ehramlarının beton zemininde mahsur kalıp toprağın sıcaklığını duyar duymaz, aradan binlerce yıl geçse de, çatlayan tohumlar? (“Tohum ölmez.”)
Çatlayan atlar gibi çatlayan ve yeni dostluklara kapı aralayan kalpler.
Benim “çatlamak” fiiliyle tanışmam Melisa Gürpınar ile oldu. Kadın şairleri ayrı severim, hatta kadın yazarları da. Tomris Uyar’ın Türkçesini kırk pınara değişmem, Didem Madak’ın şiirleri içimin kan gülleri, bayılırım. Gülten Akın, Türkçenin incelik yakası, altına karanfillerin serpildiği hıyaban. Nurdan Gürbilek, bilim dilinin ve yolunun sırlarını muştulayan anaç bilgelik.
Ve Melisa…
Ve Melisa’nın Ada Şiirleri’ni okuduğumda, o güne kadar niçin hiçbir dostumdan veya hocamdan bu şairin adını duymadığımı sorguladım. Sahi kaç şairi tanımadan ve okumadan göçüyoruz bu dünyadan biz edebiyatçılar? Kırk sene plaklarımızda “makaram sarı bağlar” çalıyor. Dünya değişiyor, insan değişiyor, toprak değişiyor, gök değişiyor, dil değişiyor, imge değişiyor, bizim makaramız hâlâ sarı bağlıyor. Aynı şairler, aynı şiirler, aynı mazmunlar, aynı ses tonu… Ben yoruldum dinlemekten.
Melisa’ya dönelim, kulak verelim ve uzun uzun anlatmaktansa bu kitaptan küçük bir bölümü birlikte okuyalım:
Bir kırık testiye benzer
hayatım,
bin yerinden yapıştırmazsam eğer
sözcüklerle,
boşa akar acılarım
uçsuz bucaksız maviliklere.
Ey okur,
ne olur aramızda kalsın
anlattıklarım.
Ve dostumsan benim,
kitabımın kapısını
içerden çal ki,
anlaşılmasın kâğıttan bir kayıkla
her gün biraz daha
karalardan uzaklaştığım.
Yukarıdaki kırk bir kelimeyi ilk okuduğumda büyülendiğimi, bir süre dilimin tutulduğunu, konuşamadığımı, artık benim de kâğıttan kayıklarla yavaş yavaş karalardan uzaklaşma vaktimin geldiğini, hayallerimin mavi ülkesine sözcüklerle sadece sözcüklerle ulaşabileceğimi fark ettiğimi hatırlıyorum. Benim de hayatım kırık bir testiye benziyordu. Kırılan bin bir yerini, kimsenin bilmediği, kullanmadığı, başını okşamadığı sözcüklerle tamir etsem de gönlünü yapamıyordum onun. Ben kalbine doğru inmek istedikçe o, ölüm denen menzile doğru yol alıyor, beni çaresiz bırakıyordu. Ben yazmanın, bir metafor olarak edebiyatın, sanatın ne olduğunu Melisa’yı okuduktan, onun sözcükleriyle tanıştıktan, dost olduktan sonra anladım. O benim gür pınarım oldu. Onunla yürüdüm, onunla aktım, onunla baktım bir süre. Bendeki Bedri Rahmi duvarını o yıktı:
Ağaç bütün
Işık bütün
Meyve bütün
Benim dünyam paramparça
Büyük bir ayna kırılmış
Kırılıp yere dökülmüş
Kainat içine düşmüş
Düşmüş amma paramparça
Yaprak yaprak yapıştırdım
Diyar diyar dolaştırdım
Bir alevdir tutuşturdum
Yandım amma paramparça
diyen Bedri Rahmi duvarını. Oysa ne güzel anlatmıştı Bedri Rahmi -özellikle ikinci dörtlükte- kâinattaki renkliliği, farklılığı, çeşitliliği ama bütün bunlarla birlikte nesneler, varlıklar, insanlar arasındaki uzaklığı, parçalanmışlığı. Aslında o da farkındaydı ağacın, ışığın, meyvenin bütün olmadığının -belki de bütündür- ama içten dışa bakınca böyle görünüyordu her şey. Mağara metaforunu da işin içine katarak çok düşündüm bunları ve bir gün Melisa ve dizeleri çıkıverdi karşıma. O bana sözcüklerle yapıştırmayı, pansuman yapmayı, nadasa bırakmayı, maviye tutunmayı öğretti. En mühimi, “içimi” kelimelerin içine tohum olarak koymayı. Ve bir gün okurunu bulursa, sanmam ama bulursa, kelimelerin okurun kalbinde yeniden yeşermeye başlayacağını. Yeni çatlaklarla dünyayı dolduracağını, yeni yeni pencerelere tırmanacağını, kapılar arayacağını.
…
Türk şiirinin zirvelerinden biri olan, Ece Ayhan’ın kulakları çınlasın, Tanpınar’ın “Zaman Kırıntıları” bir başka yazıya kalsın.
Aynalar sonsuz boşluğa
Çoktan salıverdi çehremizi,
…
Baksak aynalara
Tanır mıyız kendimizi
Tanır mıyız bu kaskatı
Bu zalim inkârın arasından
Sevdiklerimizi, diyen Tanpınar’a ve onun söz gücüne tırmanacak mecalim yok itiraf ediyorum.
Yüzüyoruz
İpi kopmuş uçurtmalar gibi, diyen Tanpınar bizi anlatmamış mı, ne dersiniz?
Hele hele bir yerde dostu Bedri Rahmi’ye gönderme mi yapıyor ne!
Akşamın tek bir ağaç gibi
Dal budak saldığı sular
Çocukluk rüyalarının bahçesi!
Sakın kimse el sürmesin dallara,
Yapraklar, meyveler olduğu gibi kalsın
Benim uykum boyunca.
…
Baksak aynalara
Tanır mıyız kendimizi
Tanır mıyız bu kaskatı
Bu zalim inkârın arasından
Sevdiklerimizi, diyen Tanpınar’a ve onun söz gücüne tırmanacak mecalim yok itiraf ediyorum.
Yüzüyoruz
İpi kopmuş uçurtmalar gibi, diyen Tanpınar bizi anlatmamış mı, ne dersiniz?
Hele hele bir yerde dostu Bedri Rahmi’ye gönderme mi yapıyor ne!
Akşamın tek bir ağaç gibi
Dal budak saldığı sular
Çocukluk rüyalarının bahçesi!
Sakın kimse el sürmesin dallara,
Yapraklar, meyveler olduğu gibi kalsın
Benim uykum boyunca.
…
Bütün ayrılışları, çatlamaları, kırılmaları, uzaklıkları edebiyat dışında tamir edecek bir usta yok.
O yüzden şiirle onarılmayan, musikiyle yumuşatılmayan kalpler hep çorak ülke olarak kalacak.
İstedim ki üç beş kelimeyle de olsa bir âteş yakayım tüm kaybedişlerin başucunda.
Ve yine istedim ki Mecnûn’lar çöle doysun, kara göklere sözcüklerle kurulan salıncakta rüyâ görsün.
….
İki “Çatlak” şiirle devam edeyim.
Vakti olan, şiire zaman ayıracak okur için.
İlki, adını daha önce de andığımız Gülten Akın’dan olsun:
ÇATLAK
İçinden baca geçiyorsa
duvardaki çatlak
sızdırır
tam orda
kara lekesi odanın
silersin yayılır
artık her şey açıkta
sırrı alır büyücüler
seni üst üste koyarak
“yapma yapma”
bir yaratık oldun işte
oldun işte
ayıplısın
giderek açığa daha açığa
korunaksız, kederli
sürü uzakta
gölgen ıssıza düşsün istersin
kederli bir köpek gibi
üstüne buz örtsün
İkincisi, Metin Altıok’tan:
ÇATLAK
Bir yerden uzaklaştıkça,
Yaklaştıkça bir başka yere;
Daha iyi anlaşılır bir gurbetçinin
Neden her zaman bir kedi vardır gözlerinde.
Ve neden kendisinden büyüktür elleri,
Bir güvercin gezinir gölgesinde.
Yüzünün kavruk engebesinde,
Bir çatlak durmadan ilerler
Kırık çizgileriyle.
Bir yerden uzaklaştıkça,
Yaklaştıkça bir başka yere.
….
İrlanda asıllı Amerikalı yazar Francis Scott Fitzgerald’ın “derin yarıklardan oluşan” otoportresi Çatlak’ı başka yazıya bırakalım, okuru çatlatmadan. Jean-Paul Didierlaurent’in Çatlak’ı da biraz beklesin. Yazının çatlakları da bunlar olsun. “Çatlak”ın filmini de çekmişlerdir, boş durmaz insanlar bilirim. Varsa da ben seyretmedim, aramızda kalsın.
….
Daldan dala atlayarak yazdığım bu yazıyı Atayvari bir aforizmayla bitireyim bu kez, kendime oynayayım, şöhretin ne zaman hangi kapıdan geleceği, hangi pencereye tırmanacağı belli olmaz. Her şey bir “çatlak”la başladı diye anlatır dururuz her biri bir başka deliğe saklanan dostlara, kötü mü olur:
“Her sarsıntıda duvarlarında yeni çatlaklar oluşan kalbim ve memleketim.
Bir ömür size, bu topraklarda sağ kalmanın biraz bencillikten ve aklını kullanmaktan geçtiğini öğretemedim. (!)
Ömrüm bitti, göbeğim çatladı ama olmadı.
Sen çatlakların kutsal olduğunu anlatanlara inandın, bana inanmadın.
Ey okur, canın sağ olsun.”
(Oğuz Atay’ın “Demiryolu hikâyecileri-Bir Rüya” adlı öyküsü ile Mevlâna’nın nadan ve fakir bir köylüyü duvarları çatlamış eviyle konuşturması, Âkif’in bu hikâyeyi Safahat’ta aruzla yeniden kurması (iktibas etmesi) yukarıdaki sözlerimizle birlikte düşünülürse iyi olur.
Ne demiş Muhibbî; “Kadd-i yâri kimi halkın serv okur kimi elif / Cümlenin maksûdu bir ammâ rivâyet muhtelif…”)