Hasan Özdemir

BÂKÎ SEMPOZYUMU BEYANINDADIR

Hasan ÖZDEMİR

Yazarın şu ana kadar yazılmış 139 makalesi bulunuyor.

BÂKÎ SEMPOZYUMU BEYANINDADIR

(Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş)

İstanbul Medeniyet Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Eski Türk Edebiyatı Anabilim Dalı tarafından düzenlenen ülkenin ve dünyanın değişik yerlerinden otuzdan fazla bilim insanının katıldığı “Doğumunun 500. Yıl Dönümü Münasebetiyle ‘Şairler Sultanı’ Bâkî’yi Anmak ve Anlamak” başlıklı uluslararası sempozyuma ben de bir bildiriyle katkı sağladım (14-15 Mayıs 2026). Türk edebiyatının zirve ve öncü şahsiyetlerinden biri olan Bâkî’yle ilgili çalışmalarda yolun neresinde olduğumuzu fark ettiğimiz bu bilim şöleni oldukça seviyeli ve verimli geçti. Edebiyat Fakültesi Dekanı Ahmet Koçak’ın açılış, Hatice Aynur’un kapanış konuşmalarının yanı sıra otuzdan fazla bildiriyi nefesimizi tutarak takip ettik. Kendi adıma söylemem gerekirse Bâkî’yi çalışma konusu olarak seçen genç araştırmacıları beğeni ve takdir hisleri içinde dinledim. Sunumların etkisiyle olacak “Bâkî’yi kime sormak, kimden öğrenmek gerekir”, “nasıl anlamak ve anlatmak doğru olur”, “bugüne taşımak neyle mümkündür” gibi soruların da içinde yer aldığı felsefî tefekkürlere daldığım da oldu sempozyum boyunca. Bu nedenle bol bol notlar aldım, çağrışımlardan hareketle şerhler düştüm zihnimde. Bir meslektaşımın sunumunda geçen Tanpınar dikkatleri bütün bunların tetikleyicisi olmuş olabilir. İlk günün akşamında dinlenmek yerine Tanpınar ödevi yaptım bir süre. Üstadın Bâkî dikkatlerine olabildiğince hızlı bir şekilde göz attım. Ses ve İstanbul Türkçesinin kurucu şairi Bâkî’yi o kadar güzel anlatıyordu ki Tanpınar, onun bu vadideki sözlerinin bir kısmını buraya almamazlık edemedim. Şöyle diyordu Tanpınar:

“Eski şiirin asıl inkişaf devri İstanbul’da ve İstanbul lehçesi teşekkül edince başlar. O kadar az tanınan Necâtî’nin ve bilhassa Bâkî’nin büyüklüğü, dağınık şive ayrılığı üzerinden ve bu karışık dilin arasından şehirli Türkçesinin zevkini, parça parça olsa da bulmalarıdır. Filhakika ancak ondan sonra gelen Nef’î, Yahya Efendi gibi şairlerdedir ki biz Türkçe ile aruzun tam bir uyuşmaya vardığını ve Türkçenin aruz ahengini hakkıyla benimsediğini görürüz.”1

Edebiyat tarihinin, öncesiyle ve sonrasıyla yukarıdaki fikirlerini uzun uzun izah ettiği bölümünün ilerleyen sayfalarından birinde Tanpınar, tam da benim beklediğimi yapıyor ve bir cümlesinin sonunu “Şahsiyetleri birbirine çok yakın olan Bâkî ile Nedîm arasındaki fark, iki şairin yaşadıkları devirden ibarettir demek pek de hatalı bir hüküm sayılmaz.” (s. 32) ifadesiyle bağlıyordu. Ne yalan söyleyeyim bildirileri dinlerken İstanbul Türkçesinin kurucu şairlerinin dizeleri zihnimde dolandı durdu. Şimdi onlardan birer beyti Türkçenin olgunlaşma seyrini biraz daha görünür kılmak için burada sizinle paylaşmak isterim:

“Tutalım zenbîl ile gökten iner meh-pâreler

A begim yerden mi çıktı âşık-ı bî-çâreler” (Necâtî).

“Gül gülse dâim ağlasa bülbül aceb değil

Zîrâ kimine ağla demişler kimine gül” (Bâkî).

“Gülüm şöyle gülüm böyle demekdir yâre mu’tâdım

Seni ey gül sever cânım ki cânâna hitâbımsın” (Nedîm).

Sözlüğe ihtiyaç duymadan rahatlıkla nüfuz edebildiğimiz 15, 16 ve 18. yüzyıllarda kaleme alınan bu beyitler Türkçenin her yönüyle kemale erdiğini göstermeye yeter de artar bile. Yahya Kemal’in modern Türk şiirini “musiki cümlesi” içeren dizelerinden örnekler vererek Nedîm’le başlatmasının ne kadar isabetli olduğunu gösteren bu patikayı (Necâtî-Bâkî-Nedîm) akılda tutarak konumuza devam edelim. (“Ayağın sakınarak basma amân sultânım / Dökülen mey kırılan şîşe-i rindân olsun.”)

Sempozyumda bildirileri dinlerken 16. yüzyıla ve Bâkî’ye o kadar odaklanmış olmalıyım ki bir ara “öncesi ve sonrası yokmuş sanki bütün Türk edebiyatı Bâkî’den ibaretmiş” fikrine kapılıyorum. Bende oluşan bu vehmi sunulan bildirilerin yetkinliklerine bağlıyorum. Allah’tan uzun sürmüyor edebiyat merkezli bu dalgınlığım. Türk edebiyatının sözlü edebiyat döneminden başlayarak sanatkârların aklından, kalbinden, kaleminden gür ve bereketli bir ırmak tavrıyla bugüne doğru aktığını hatırlıyorum. Bu akışın dilden ve insandan kaynaklanan nedenlerle yer yer kesintilere uğradığı geliyor hatırıma. Oysa Yunus’un “cümle şair dost bahçesi bülbülü” sözünü düstur edinmiş biriyim. Tonyukuk’la Tanpınar, Bilge Kağan’la Tarık Buğra, Dede Korkut’la Ömer Seyfettin, Bâkî ile Atsız, Fuzulî ile Arif Nihat kardeştir indimde.

Bildirileri dinleyip bütün bu gelgitlerle uğraşırken telefonumdaki not defterine sık sık bir şeyler karalarken buluyorum kendimi. Tuttuğum bu notların bir kısmını sunacağım bildirinin başına veya sonuna eklemeyi düşündüğüm de oluyor ve dinlediğim her sunumdan sonra öz metnim biraz daha şişiyor. Sempozyumun son oturumunun sondan ikinci sırasındaki bildirimi sunana kadar dinlediklerimin bendeki izlerinden kaynaklanan küçük küçük dikkatler, ikinci bir metin oluşturacak kadar çoğalıyor. Konuşmaya bunlarla başlarsam asıl bildirime sıra gelmeyebilir diye düşündükçe tedirgin bir ruh hâline bürünüyorum. Biraz da bu yüzden sıra bana gelince işin içine Âşık Paşalar, Tuna Kasideleri, Şehzade Mersiyeleri, Karakoçlar sızıyor ve bildiriyi değil, bildirinin ancak hikâyesini anlatabiliyorum.

Sıra sempozyum sırasında aldığım notlardan birkaçını sizinle paylaşmakta. İlki dolaylı olarak edebiyatta imtidat (süreklilik) fikrine gönderme yapıyor:

“Sözlü edebiyatlar döneminden bugüne kadarki Türk edebiyatını kocaman bir matbaa makinesi (veya yekpare bir dil organizasyonu) olarak düşünebiliriz. İcat edip geliştirdikten sonra makineyi işletecek veya çalıştıracak bir güce, enerjiye ihtiyacımız vardır. Bugünden bakarak söylemek gerekirse fişi takacak bir priz yoksa yahut bir şekilde prize elektrik gelmiyorsa bütün bu alet edevatlar lüzumsuz birer demir/tahta/plastik/cam yığınına inkılap eder. Ne kadar nitelikli ve özgün olursa olsun kendi diliyle makineyi canlı/fonksiyonel bir organizmaya dönüştürecek enerjiniz yoksa (veya bir ürün aslî fonksiyonunda kullanılmıyorsa) bütün bu araç gereçler sadece yer kaplayan işlevsiz eşyalara/varlıklara dönüşür. Gelin o makineyi (veya matbaayı) alegorik anlamda edebiyat olarak düşünelim. En başından bugüne kadarki edebî mahsülleri aradaki engelleri kaldırarak işlevsel hâle getirmek, bütün bunları tüm yönleriyle bugünün insanına ve hayatına taşımakla mümkün olacaktır. Eğer onu (kocaman bir dil organizasyonu olan edebiyatı) bütün inceliğiyle döndürecek, çalıştıracak, yaşatacak, canlı kılacak, güncelleyecek ve bugüne taşıyacak gücünüz/enerjiniz/iradeniz/derdiniz/ufkunuz yoksa Rene Wellek dediklerinde haklı çıkmaz mı? Ne diyordu Wellek hatırlayalım:

‘Bir şey, ancak esas fonksiyonunu kaybettiği zaman ikinci bir fonksiyon kazanır. Eski bir çıkrığın bir süre süs eşyası yahut müzelik bir eşya, yahut artık çalınamayacak kadar eskimiş bir piyanonun evde bir masa olarak kullanılması gibi; aynı şekilde bir şeyin mahiyeti onun kullanılışına bağlıdır.’2

Wellek’in söylediğini daha açık yazayım. Türk edebiyatının bazı dönem ve şahsiyetleri sadece birkaç araştırmacının ilgi alanına giriyor; değişik yollarla çocukların, gençlerin ve Türkçe konuşanların istifadesine sunulmuyor veya sunulamıyorsa binlerce yıllık birikim yahut ata yadigârı bir kenarda atıl olarak kalacak demektir. Bir millet için bundan daha üzücü ve gelecek açısından kaygı verici bir durum düşünülemez. Dilsiz ve edebiyatsız bir millet olmaz da ondan.

Edebiyatla matbaa arasında çok da alışıldık olmayan böyle bir bağın niçin içimde filizlenmeye başladığını bir süre kendime izah edemedim. Sonra tek başına kurduğu ve aile fertlerinin yardımıyla işlettiği matbaası (kendisi yazar, baldızı yazılanı dizer, eşi basılan formaları katlar, kız kardeşi katlanan formaları tutkallama işini görür, çoluk çocuk sağa sola koşuşturur…) ve hiç durmayan kalemiyle on iki beygir gücünde yazı makinesi olarak tavsif edilen, oğlundan öğrendiğimize göre Sadî, Fuzulî, Nefî ve Bâkî divanları ile Hâmid’in ve Fikret’in bütün şiirlerini ezbere bilen Ahmet Mithat Efendi geldi aklıma. Yanlış hatırlamıyorsam bu lakabı ona Ahmet Rasim vermişti. Gerçi onun bu lakap dışında “Hace-i Evvel”, “Kırk Ambar”, “Efendi Baba”, “Hızır Baba” “Kabasakal” gibi daha birçok lakabı vardı. Ama internetin çekmediği salonda Ahmet Mithat’ın zamanında matbaaların nasıl çalıştırıldığını bir türlü hatırlayamadım. Neden sonra Erzincan üzerinden kodladığım satırlar geliverdi aklıma. “Eski devrin iptidai (ilkel) matbaa makinelerini çevirmek, hemen hemen büyük bostan dolaplarını çevirmek kadar kuvvet ve gayret isteyen bir işmiş. Bu ağır işi matbaalarda, Erzincan gibi, Kemah gibi Anadolu’nun muhtelif yerlerinden İstanbul’a gelmiş aslan yapılı delikanlılar görürlermiş. Fakat bu vazifenin ağırlığı kendilerine başka hiçbir iş gördürülmediği ve itinayla ihtimamla beslendikleri hâlde bu delikanlıları bile sarsar, onları bile, kısa bir zaman içinde, kuvvetten takatten keser, hatta sıhhatten mahrum bırakırmış.” (s. 71) Matbaa döndürme işinin ağırlığını ve insan hayatına olumsuz etkilerini bilmem tahayyül edebildiniz mi? Kısa bir taramadan sonra öğrendim ki matbaa makineleri bizde de, başka memleketlerde de önce hayvan ve insan, sonra buhar ve kömür, bunların peşi sıra elektrik ve içten yanmalı motorlarla çalıştırılırmış. Devrinin yeniliklere açık insanlarından biri olan Mithat Efendi başlangıçta ilkel yöntemlerle işlettiği matbaasını motorlu matbaa makinelerinin icat edildiğini duyar duymaz yeniler. Sipariş verilerek Avrupa’dan getirtilen bu “motor” kısa sürede İstanbul’a ulaşır. Gümrükten hamallarla taşınan matbaa makinesinin parçalarının oluşturduğu dikkat ve gizem o dönemin cengâver hafiyelerinin gözünden kaçmaz ve Mithat Efendi’nin saraya karşı bir kalkışma hazırlığında olduğu jurnalleri saraya yağmaya başlar. Bahsin labirentlerine girmeden söylemek gerekirse çok vakit geçmeden işin aslı anlaşılır ve Efendi Baba rahat bir nefes alır.3 Akıl almaz ayrıntılarına burada girmek istemediğim bu hadise bana böylesi bir sempozyum notunda yardım etmiş olabilirdi. Zaten matbaa makineleri gerçek ve mecaz anlamda kitabın ve edebiyatın olmazsa olmazları değil miydi? Kol gücüyle mi olur, buhar veya elektrikle mi bilemem ama Türk edebiyatını başlangıcından bugüne kadar canlı bir organizma olarak düşünmek, yeniden ele alıp insanımıza ve hayatımıza taşımak zorundayız. Edebiyatın birleştirici, hayat verici ve geleceği kurucu gücünden yararlanmak mecburiyetindeyiz. Yeri gelmişken söyleyeyim. Bu kadar Türk devletinin, istenmesine ve ihtiyaç duyulmasına rağmen arzu edilen birlik ve beraberliği gerektiği gibi/kadar sağlayamamasında geçmişi eskilere dayanan Türkçe bahsindeki ihmal ve yanlışların yattığını düşünüyorum. Daha açık yazayım Tanzimat’a (hatta Cumhuriyet’e) kadar Türkçe hiçbir zaman layık olduğu değeri görmedi bu topraklarda. Ve Türkçe edebiyat, onu konuşan ve yazanların yaptıkları sanatsal faaliyetlerde ilham kaynağı olmadı son zamanlara kadar.

Mademki Türkçe yaramızı açtık, bu bahisle ilgisi olan ve yine sempozyumda tuttuğum kısa bir Bâkî notunu daha paylaşmak isterim:

“Bâkî’nin biyografisini eksiksiz olarak ortaya koymak için çevirilerine de bakmak gerekir. Bu bahiste şairin çevirilerindeki Türkçe kelime sayılarının (hatta oranlarının) belirleyici olduğunu düşünüyorum. Bazı oturumlarda bu oranı duyunca hem şaşırdım hem üzüldüm. Kulağıma yanlış gelmediyse bu oran bazen yüzde onlara kadar düşebiliyormuş. Bu oranı yüzde yirmilerde, yirmi beşlerde bile varsaysak Türkçe kelimelerin neredeyse sadece cümle sonlarındaki fiil veya yardımcı fiillerden oluştuğu gerçeği çıkar karşımıza. Retrospektif bir bakışla soruyorum:

Bu eserleri, bugünün mantığıyla ne kadar Türkçe çeviri sayabiliriz?

Bu çevirilerde Türkçe açısından bir sorun yok mu?

Bu şartlar altında çeviriler Arapça’dan hangi dile aktarılmış oluyor?

Arapça’dan, Farsça-Arapça karışımı başka bir dile yapılan bu aktarmaları toplumun Türkçe konuşan kesimi okuyup anlayabiliyor muydu?”

Bu notu Bâkî’ye ve geçmişe sempozyum boyunca hiç eleştirel bakılmadığını söylemek için aldım buraya. Bilim insanları çalıştıkları konuya gömüldükçe korumacı yanları öne çıkıyor ve bir şeyleri görmezden mi geliyor diye düşünmeden edemedim.

(Bu yazıyı yazarken bizimle aynı tarihte düzenlenen “Eskişehir Sempozyumu” bildirimleri sosyal medya hesaplarımda patır patır önüme düşmeye başladı. Yirmi yıldan fazla bir süre görev yaptığım bu şehirde ben de bir şeyler yapmaya çalıştım, Eskişehir ve şehrin yetiştirdiği insanlarla ilgili yazılar hatta kitaplar kaleme aldım. Beni boşverin, Eskişehir’de yaptığımız her bilimsel faaliyette bize kucak açan, yol gösteren ve yardımcı olan büyüklerime vefa olarak düşünülebilecek oturumlar yapıldı mı? En azından bu Eskişehir dostlarından yaşayanlara plaket veya teşekkür belgesi vermek, ölenlerin yakınlarını onurlandırmak birilerinin aklına geldi mi? Rahmetli olan Orhan Keskin, Sedat Yurtseven, Şahabettin Ünlü, Hanefi Yontar, Halil Buttanrı ve Rasim Köroğlu gibi büyüklerimin adı bir yerlerde geçti mi? Veya oturumlara bunlardan birinin veya birkaçının adı verildi mi? Hayatta olan Güven Tanyeri, Ali Osman Gül, Saadettin Yıldız, Mehmet Ali Kalkan’a teşekkür etmek veya onları çağrılı olarak konuşturmak düşünüldü mü? Bütün bunları Sivrihisar Kaymakamlığı yıllarından tanıdığım Eskişehir Valisi Dr. Erdinç Yılmaz Bey’in kültürel faaliyetlere ne kadar değer verdiğini yakînen bildiğim için yazdım.

Umarım bunlar yapılmıştır çünkü bir şehir vefâsıyla ayakta durur ve geleceğe taşınır.)

Sempozyumda duyduğum, Bâkî’nin en sevdiğim ve Yusuf peygamberle Efendimizi karşılaştırdığını düşündüğüm

“Seni Yûsuf’la güzellikte sorarlarsa bana

Yusuf’u görmedim ammâ seni rânâ bilirim” dizeleriyle ilgili dedikodulardan ruhen rahatsız oldum. Her ne kadar “martı” da geçse karşılıklı şakalaşmalar olarak düşündüğüm Edirneli şairlerle Bâkî arasındaki “kargalı” atışmalar beni şaşırttı. “Saltanat dedikleri bir cihân gavgasıdır” mısrası ve bunun içinde geçtiği gazel Bâkî’den çok Muhibbî’ye yakışıyor bence. Biz araştırmacılar çalıştığımız konu ve şahsiyetlerle biraz fazla ünsiyet kuruyor, zaman zaman edebiyatçıların da insan olduğunu unutuyoruz.

Ve teşekkürler

Hatice Aynur Hocamınkiler kadar kuşatıcı olmasa da ben de notlar biriktirdim.

Bu yazı sadece sempozyuma odaklanan bir metin olmasa da sözlerimi teşekkürlerle bitirmek isterim.

İlk ve en büyük teşekkür öğrencilerimize. Kusursuz bir hizmet verdiler ve katkı sağladılar sempozyuma. İnceydiler, fedakârdılar, özveriliydiler.

Dekanlık makamının sempozyuma her anlamda destek verme çabalarının birebir şahidiyim. Teşekkürler Ahmet Koçak Hocamız.

Eski Türk Edebiyatı Anabilim Dalı hocalarını ve onlara destek veren bu alandan seçilmiş misafir meslektaşlarımı nasıl unuturum, hepsi birbirinden değerliydi. Sadık Yazar, İsmail Güleç, Esma Şahin Öztaş, Hasan Kaplan, Furkan Öztürk, Süreyya Pekşen, Ahmet Emin Saraç, Ömer Said Güler ve tabiî Hatice Aynur Hocalarıma burada ayrı ayrı teşekkür ediyorum.

Oturum başkanlığı yaparak Bâkî’ye zaman ayıran ve sempozyuma değer katan Cihan Okuyucu, Fatih Köksal, Türkan Alvan, Zeynep Tarım, Nihat Öztoprak, Sebahat Deniz ve Mustafa Çiçekler Hocalarımıza da çok teşekkür ederim.

Son teşekkür sempozyuma bildiri ile katılan meslektaşlarıma. Onlar olmasa böyle bir bilgi şöleni de olmazdı. Var olsunlar.

Yazıyı Hilmi Yavuz büyüğümün tarafıma gönderip Bâkî Sempozyumu’nu selâmladığı “Bâkî’ye Rübai”si ile bitireyim:

ey bakışlar ustası umutlar pehlivanı

sen anlattın bir gülde anlatılmaz olanı

biz bir hüzne başlarken sana çıraklık ettik

uçurduğun kuşlardır şimdi Bâki Divânı

Not: Esenler Belediyesi, Rami Kütüphanesi ve Eğitim-Bir-Sen’e sempozyuma sağladıkları katkı ve destekler için ayrıca teşekkür ediyorum.

1 Ahmet Hamdi Tanpınar, “Giriş”, On Dokuzuncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Dergâh Yayınları, İstanbul 2012, s. 25.

2 Rene Wellek-Austın Warren, Edebiyat Biliminin Temelleri, Çev. Ahmet Edip Uysal, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 1983, s. 31.

3 Kâmil Yazgıç, Babam Ahmet Midhat Efendi, Yayına Hazırlayan: İsmail Alper Kumsar, Kırmızı Kedi Yayınevi, İstanbul 2020, s. 71-76.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ