Hasan Özdemir

Okuyarak Cahilleşmek

Hasan ÖZDEMİR

Yazarın şu ana kadar yazılmış 138 makalesi bulunuyor.

 Muharrem Dayanç

Zaman zaman bazı sözlere takılır kalırım. “Bu kadar cehalet, ancak tahsille mümkündür.” sözü de bunlardan.

Bir türlü anlam veremediklerimden, içinden çıkamadıklarımdan.

Çünkü ilk bakışta tahsille (eğitimle) cehaletin yan yana gelmesi akla uygun görünmez. Kimi çevrelerde niteliği ve evrensel boyutu göz ardı edilerek eğitimin öneminden, değerinden, kıymetinden, erdeminden bahsedilir hep. Biraz sorgulamak fikri aklınızdan geçti mi daha çok siyasi ve ideolojik yaklaşımlarla üretilip kullanılan ve elitist bir bakışı imleyen “ Eğitim şart!” mottosuyla karşılaşır hatta korkutulup zan altında bırakılırsınız.

Tamam da kim kimi, neyle eğitecek? Hangi ölçülerle, kime/niçin verilecek bu eğitim? Kimler tarafından hangi araç-gereçlerle verilecek bir de? Dağa kim bağıracak, dağda kimin sesi yankılanacak? (Hem kırk çeşit eğitim var, mesela aslanlar efendilerine daha iyi itaat etsinler diye eğitilir.)

Kendisine kutsallık atfedilerek geniş kitlelerin önüne çıkarılan eğitim kavramı insanlar arasında eşitliği sağlamaya mı yarayacak, yoksa ayrıcalıklı bir sınıfın ortaya çıkmasına zemin mi hazırlayacak? Eğitimin “ne”liğini, niteliğini sorgulayan bu ve buna benzer sorular ya görmezden gelindi ya da önemsenmedi bugüne kadar.

Öyle ya eğitim şarttı, insan mektepte okurdu, öğrenirdi, tartışırdı, gözlemlerdi, gelişirdi. Bunun neresi önemsiz ve gereksizdi, neresi kötüydü?

“Bu kadar cehalet, ancak tahsille mümkündür.” derken Sakallı Celal saçmalamıştı elbette, böyle söz mü olurdu?

Bu tür düşünceler azımsanmayacak bir süre zihnimi işgal etti. Aydınlanmamı neye borçluyum bilmiyorum ama yaşadıkça, düşündükçe, kafa yordukça Sakallı Celal’i anlamaya başlamıştım.

Dört duvar arasına, kitaplara, defterlere, fasiküllere, slaytlara, ezbere ve kuru bilgilere sıkışan bir eğitim anlayışı neyi hedefleyebilir neyi öğretebilirdi? Değişen ülke ve dünya gerçeklerine göre kendini ve metotlarını yenilemeyen eğitim insanlara ve topluma nasıl faydalı olabilirdi?

Evet kâğıt üzerinde tahsil vardı ama bilgi var mıydı, görgü var mıydı, irfan var mıydı, muhakeme var mıydı, bunu düşündüm uzun uzun. Veya ne ölçüde vardı?

İnsandan, topraktan, doğadan, kuşlardan, hayvanlardan, gökten, denizden, gerçekten, rüyadan kopuk, ezbere dayanan, düşündürtmeyen, sorgulatmayan, en önemlisi analitik ve eleştirel bakışa kapı aralamayan tahsil ne öğretebilirdi ne kavratabilirdi? Nasıl öğretebilirdi, ne kadar öğretebilirdi? Neyi derinleştirebilir, özümsetebilirdi?

Uzaklara gitmene gerek yok, kendine bak, dedim ve düşünmeye devam ettim.

Çiçekleri tanımıyordum mesela hepsine “gül” diyordum.

Kuşları da öyle.

Birkaç kuş adı vardı zihnimde, görsem onları da tanıyamaz, birbirlerinden ayırt edemezdim.

Ya ağaçları?

Köyde doğup büyümeme rağmen bu konuda da sadece bilgisiz değil, kelimenin tam anlamıyla cahildim.

Kaç çeşit meşe var, gürgen var, palamut var, defne var, çam var gibi ince yaklaşımlardan geçtim bazen vişne ile kirazı tadına bakana kadar bilemiyordum.

Meyve ile sebzeyi birbirine karıştıracak kadar toprak cahiliydim.

Bütün bunlar, dört duvar arasında geçen okul yıllarının beni insandan, topraktan, tabiattan, dünyadan, yaşanan hayattan ve diğer canlılardan koparmış olabileceği düşüncesini aklıma getirdi.

Çünkü dünyayı bir bütün olarak algılayamayan, kavrayamayan eğitim anlayışı daha çok teoride kalıyor, öğretiyormuş gibi yapıyor ama cahil bırakıyor, eksik bırakıyor düşüncesine kapıldım. Okulu hayata açmak veya hayatı okula sokmak gerekir, dedim içimden. Biri olmadan diğeri de olmuyordu çünkü.

Eğitim bir tarafını sivriltirken bir tarafını köreltmemeli insanın. Küçük yaştan itibaren diğer insanlarla, varlıklarla, canlılarla saygı ve merhamet çerçevesi içinde yaşamayı da öğretmeli.

Başta mimari eserler olmak üzere geçmişin birikimine sahip çıkma bilinci de aşılamalı. Eğitimli bir bireyin pencerelerinden biri insana ve topluma açılıyorsa biri de ülke ve dünya gerçeklerine açılmalı. Her alanda olduğu gibi eğitimde de tek yol gösterici bilim olmalı. Çünkü bilim Tanrı’nın dünyadaki eli, gözü, kulağı, kalbi ve vicdanıdır…

Onsuz olmaz.

Düşünmeye devam ettim.

Alanlarında dünyanın en tanınmış bilim insanlarının, kendi branşları dışında hemen her şeyi gereksiz görmeleri sorunsalı geldi aklıma. Hayatında hiç roman okumayan bir doktor geldi mesela. Tiyatro seyretmeyen bir ekonomist, şiir okumayan bir mühendis, sinemaya gitmeyen bir siyasetçi…

Abartarak başladım öyle devam edeyim, atandıktan sonra roman, öykü, şiir, deneme okumayı bırakan bir edebiyat öğretmeni. Hayattaki anlamlarından, karşılıklarından hiç bahsetmeyen ve sadece formüller üzerinden problem çözen matematik, fizik ve kimya öğretmenleri.

Sanatın inceliğine kapı aralamayan resimci ve müzikçi. Düşünmenin gereksiz olduğunu, kafa karıştırdığını söyleyen felsefeci. Evden dışarıya adım atmayan bir sosyolog…

Kâbus gibi değil mi?

Abartma hakkımı kullanmaya devam edeyim.

On dört, on beş, on altı yaşında, her türlü bilgiye, yeniliğe açık gençlerin, bilgisiyle, birikimiyle, renkli ve canlı anlatımıyla, hayatın içinden verdiği örnekleriyle, görgüsüyle, nezaketiyle, hoş görüsüyle ilgisini çekemeyen, bununla da yetinmeyip onlardan şikâyet eden öğretmenler. Nuh Nebi zamanından kalma kitaplar ve metotlar…

Vizyona giren bir filmi daha ilk gün seyreden bir öğrencinin en son yirmi yıl önce film izlemiş öğretmenini düşündüm. Veya yeni çıkan bir romanı daha çıkar çıkmaz okuyan bir talebenin, en son Halit Ziya külliyâtını okumuş bir muallimini. Elbette bu kadar değil, sadece uçurumu anlatmaya çalışıyorum öğretmenle öğrenci arasındaki, son zamanlarda biraz daha fazla açılan.

Ve yine kimse alınmasın bütün bunları herkesten önce kendim için söylüyorum. Kızgınlığım, kırgınlığım kendime. Niçin böyle bir senaryo çizme ihtiyacı hissettiğimi de sözü uzatmadan yazayım artık. Kısa bir kartal belgeseli seyrettim.

Belgesel bittiğinde, bu kuşu hiç tanımadığımı fark etmenin mahcubiyetini hissettim. Yazının sonuna linkini de koyacağım bu kartal belgeselini seyretmeyenler veya bilmeyenler için kısaca özetleyeyim:

“Kartal, kuş türleri içinde en uzun yaşayanlardan.

Yetmiş yıla kadar yaşayan kartallar vardır.

Ancak bu yaşa ulaşmak için kırk yaşlarında çok ciddi ve zor bir kararın eşiğine gelirler.

Kartalın yaşı kırka dayandığında pençeleri sertleşir, esnekliğini yitirir, bu nedenle de avlarını yakalama konusunda ciddi problemler yaşar.

Gagaları uzunlaşır ve göğüslerine doğru kıvrılır.

Kanatları yaşlanır ve ağırlaşır.

Tüyleri kartlaşır ve kalınlaşır.

Kartalın uçması iyice zorlaşmıştır.

Bu süreçte kartalın önünde iki seçenek vardır:

Ölüm ya da yeniden doğuş…

Karar yeniden doğuşsa acılı ve zorlu bir süreç onları bekler.

Yeniden doğuş süreci yüz elli gün kadar sürer.

Kartal bir dağın tepesine uçar, güvenli ve uçmasını gerektirmeyen kayalıklar içindeki yuvasında yaşamaya başlar.

Uygun bir yer bulunduktan sonra gagasını sert bir kayaya vurmaya başlar.

Bir süre sonra kartalın gagası düşer.

Kartal, yeni gagasının çıkmasını bekler.

Gagası çıktıktan sonra yeni gaga ile pençelerini söker.

Pençeleri çıkınca bu kez onunla eski kartlaşmış tüylerini yolmaya başlar.

Beş ay sonra kartal, kendisine yirmi veya daha uzun süreli bir yaşam bağışlayan meşhur “yeniden doğuş uçuşu”nu yapmaya hazır hâle gelir.”

Bu hikâyeyi insanlara, toplumlara, devletlere, okullara, hatta eğitime uyarlamak mümkün. Yaşamak veya yaşam süresini uzatmak için hemen hemen her canlının, varlığın, organizmanın yeniden doğmaya veya başka bir ifadeyle kendini yenilemeye ihtiyacı var. Yeniden doğuşun zamanını ayarlayamayan, gereklerini yerine getirmeyen, bedelini ödemeyen yavaş yavaş tükenişe/bitmeye/ölmeye doğru yol alır.

Eğitimle başladık eğitimle toparlayalım yazıyı.

Eskiden bir asır yüz seneydi, artık bu süre kısaldı. (Bana göre bazen bir yıla, bazen altı aya, bazen bir aya, bazen de olağanüstü bir olay yaşandığında bir güne kadar düşer. Evet, bir günde yeni bir çağ başlayabilir.) Böyle bir dünyada kendini yenilemeyen öğretmen, sürekli güncellenmeyen kaynak, kitap, laboratuvar, kütüphane, bütün bunların farkında olmayan öğrenci/veli/toplum ile ne kadar yaşayabilir ne kadar ayakta durabilirsiniz?

Dış dünya tabiat ve diğer canlılar kendi dilleriyle bize kılavuzluk ediyor. Bu kılavuz bazen bir arı oluyor, bazen bir kuş, bazen bir hayvan, bazen bir ağaç, hatta bazen bir yaprak, hem de dut yaprağı.

Böyle bir dünyada verdiğiniz eğitimde sadece yerelliği, ideolojiyi, niceliği öne çıkarıp niteliğe önem vermezseniz, okuyarak cahilleşirsiniz. Vakit kaybedersiniz. Boşa para harcarsınız. İnsanları yanıltırsınız. Gençleri umutsuzluğa terk edersiniz.

Tek ışık ve çıkar yol bilim ve onun kılavuzluğu.

 

Madem eğitim dedim, kartal dedim, nitelikli insan (sadece öğreten değil) öğrenen ve kendini yenileyebilendir dedim yine kartalla ilgili yıllardır zihnimde yer eden bir metaforla yazımı bitireyim.

“Osmanlı Devleti bir kartaldı.

Ana gövdesi, yani kalbi Anadolu’ydu.

Bu ana gövdenin iki kanadı vardı: Balkanlar ve Kafkaslar.

Gün geldi kanatlarını kaybetti kartal.

Ana gövde hâlâ yerinde, hâlâ mümbit, hâlâ anaçtı.

Kanatları kırık kartal kanatlarını ve göğü özlüyordu.”

 

*Kartal

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ